ALAK 1-5
Mustafa İslamoğlu
“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”
“BismillahirRahmanirRahıym”
Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ecmaiyn. Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr.
Rabbim hayırla başlat, hayırla tamamlat. Rabbim bize kolay getir bize güç kılma amin.
Değerli Kur’an dostları bugün dersimize çağ açıp çağ kapatan Kur’an vahyinin gerçek manada çağ açıp çağ kapatan, insanlığın son çevriminde ki ebedi risaletin adı olan Kur’an vahyinin ilk inen ayetlerinin yer aldığı ‘Alâk suresini işleyeceğiz.
Vahiy; Allah insanla konuşmaya başladığında başladı. Vahiy bir gök sofrasıydı insanlığın ruhlarının önüne rabbimiz tarafından serildi acıkan ruhlar doysun diye, insan yolunu bulsun diye, kâinatın göz bebeğine çöp batmasın, kâinatın göz bebeği kör olmasın diye. İnsan yer yüzünde ki hilafet sorumluluğunu bi hakkın ifa etsin, kalfalık görevini hakkıyla yapsın diye. Zira insan ilahi rehberlik olmaksızın yolunu şaşırırdı. Eğer insan Allah’ın rehberliğini aldığınızda akıllı vahşiye dönerdi. En tehlikeli vahşi akıllı vahşi idi. Onun için rabbimiz insana ruhu üflediğinde ruh ile beraber fıtratı ve aklı verdi ve melekleri bu fıtrat ve akıl önünde yere kapanmaya davet etti. Hizmetine, emrine amade olmaya davet etti.
Aslında meleklerin yere kapandığı şey insanın cesedi değildi, insanın ölümlü tarafı değildi. Yani beşer değildi ve nefahtü fiyhi min RuhİY feka’u lehu sacidiyn. (Hicr/29) ne zaman ki ruhundan üfledim ona, işte o zaman o anda yere kapanın, secdeye kapanın emri, aslında secde edilenin beşer değil üflenen ruh, o ruh ile verilen akıl ve irade olduğunu ve secdenin de yer yüzü meleklerinin insanın emrine amade kılınması demeye geldiğini anlıyoruz.
İşte bu mana da vahiy insanlıkla yaşıttır. İlk insan, ilk vahiy. Hatta eğer kainatı “Kün” emri ile başlayan varlığı, oluşu dikkate alacaksak vahiy ilk olandır. Önce söz vardı diyen Yohanna incili doğru söylüyor. Hakikaten önce söz vardı. Eğer Allah bir şeyi yaratmayı murat ediyorsa en yekule lehu kün feyekûn. (Yasin/82) ona ol demesi yeterdi, o da oluş sürecine girer ve olmayı devam ettirirdi. Dolayısıyla vahiy aslında varlığın ilk halkasıydı. Ama biz burada vahiy ile bilincin inşasını, ilahi rehberliği anladığımız için insana olan vahyi dile getiriyoruz. Vahyin tarihinin insanlıkla yaşıt olduğunu söyledik. İnsanlığın son çevrimi vahyin de zirvesini teşkil etti. Vahyin zirvesi Kur’an vahyi idi, peygamberlerin zirvesi Abdullah İbn. Muhammed A.S. a, vahiylerin zirvesi Kur’an Hira mağarasında bir Ramazan gecesinde, bir Ramazan’ın pazartesi gününe denk gelen bir gecesinde inmeye başladı.
Abdullah oğlu Muhammed bir çöl kasabası olan ve etrafı lav kayalıklarıyla çevrili, ot bitmeyen, ırmağı olmayan, suyu olmayan, ormanı olmayan, ziraata elverişli olmayan, hayvancılığa elverişli olmayan bir vadide, Mekke vadisinde yetişti. Mekke 10.000 nüfuslu bir çöl kasabasıydı, yetimdi eşraf bir ailede dünyaya gelmişti Ben-i Haşim; Haşimoğulları ailesinden. Fakat ailenin gücü düşmüş, son yıllarda Mekke’de ki iki hasım, iki rakip güçten biri olan Mahzumoğlullarına geçmişti Mekke’nin reisliği.
İşte bu çerçeve de aile bir düşüşü yaşıyordu ve ailenin kurban edilmekten son anda kurtulan oğlu Abdullah, köken olarak Yesrip’li bir aileye mensup Amine ile evlenmiş, bu evlilikten hamile kalmıştı amine. Abdullah bu sırada 18 veya 19 yaşlarındaydı, zaten aynı yıl içerisinde de ticaret için gittiği Şam’dan dönerken doğduğu topraklara gelemeden yolda vefat etti ve geriye hamile eşini ve henüz yüzünü dahi görmediği yavrusunu bıraktı. Dolayısıyla Allah resulü babasını hiç görmedi yetim olarak dünyaya geldi.
Dünyaya geldikten sonra Ben-i Sad Bin Bekr kabilesine mensup Halime adlı bir emzikli kadın, yani emzikli bebesi olan bir süt anne tarafından süt yavru alınarak Ben-i Sad bin Bekr kabilesine götürüldü. Orada birkaç sene kaldı adet olduğu vechiyle badiye de. Çünkü Mekke’nin havası kuru ve sıkıntılı bir hava idi, küçük bebekler üzerinde aksi tesir yapıyordu.
Annesine döndüğünde doyasıya anne diyemedi Abdullah İbn. Muhammed. Çünkü rabbimiz annesini de alacaktı. Adeta seni ben terbiye edeceğim mesajıydı bu. Yani seni annene bırakmam, seni babana dahi bırakmam. Ve dedesine yaslandı AbdulMuttalib’e AbdulMuttalib’in sevgilisiydi. Onun minderine ancak o oturabiliyordu Kâbe’nin önünde ki Dâru’n Nedve’nin önüne serili minderine. Ve tam dede diyecekti ki dedesini de Allah elinden aldı.
25 yaşına geldiğinde Mekke’nin zengin ve ahlaklı dulu, daha önce kendisiyle birkaç kere ortak ticaret yaptığı Hatice Binti Huveylid ile evlendi. Bu evlilikten Allah resulünün çocukları oldu ve bunların en sonuncusu Fatıma, vahyin inişinden hemen 6 ay veya bir rivayette bir yıl önce doğmuştu. Ve işte tarihler MS. 610 yılını gösterdiğinde Mekke de insanlık tarihinin en büyük hadisesi gerçekleşti. Çağ açıp çağ kapatan bir olay bu, gerçek manada çağ açıp çağ kapatan. Karanlık çağları bitirip bitmeyen aydınlık çağları başlatan bir olay.
Allah resulüne yalnızlık sevdirilmişti. Allah resulünün daha önceden hiç şiirle uğraştığı görülmemişti, yazı yazmayı zaten bilmiyordu. Bölgede bin adamı sınıfına girmiyordu bin adamlığı iddiası hiç olmamıştı, şairlik iddiası hiç olmamıştı, kâhinlik iddiası hiç olmamıştı. Allah resulünden peygamberlik öncesinde olağan üstü bir olay sadır olmamıştı diyebiliriz rahatlıkla. Zira eğer Allah resulünden olağan üstü bir olay sadır olmuş olsaydı biz buna ne diyelim diye kara kara düşünen Mekke’nin inkârcıları Kâhin diyelim, şair diyelim, efendim mecnun diyelim, arraf diyelim deli diyelim vs. ihtimalleri ortaya atıldığında Kâhin diyelim diyene ya ne söyleyelim, biz ondan önce, biz vahiy almadan önce onun herhangi bir olayına şahit olmadık ki diye sorana Velid Bin Muğıre şöyle demişti. Kişiyi anne babasından, kavminden, kardeşlerinden, akrabalarından ailesinden kopartıyor, bundan daha derin sihir mi olur demişti. Yani demek ki hiçbir örnek bulamadılar,i eğer bir tek örnek bulsalardı Allah resulünden peygamber olmazdan önceki hayatında yaşanmış olağan dışı bir örnek, Falan zamanda falan şeyi yapmamıştı, şu olağanüstü sihir zuhur etmişti, şöyle bir sihir gerçekleştirmemiydi diye onu bahane ederlerdi.
Diyemediler, söyleyemediler. şairliğini de iddia edemediler çünkü hiç rastlamamışlardı. Din adamı da değildi, din adamıyla ilgili herhangi bir görev de ihraz etmemişti. Dolayısıyla tüccardı, ticaret yapıyordu ve el emin adını almıştı ticaretinde ki dürüstlüğünden dolayı hayatında ki dürüstlüğünden dolayı. Hem de Mekke de el emin denilen tek insandı bir başkasına bu lakap verilmemişti. Bir rivayete göre bu lakabı daha sonra ona en azılı düşmanı olacak olan Ebu Cehil vermişti. Yani düşmanları dahi onun eminliğinde müttefik idiler.
İşte geçmişi böyle olan ve geçmişinde ahlakın 1 numara olduğunu Kur’an ın tasdik ettiği biriydi Allah resulü. Ve inneke le alâ hulukın ‘azıym (Kalem/4) hiç şüphe yok ki sen muhteşem bir ahlaka sahipsin diyordu. Yine Allah resulünün geçmişinde herhangi bir dine çağırdığı, inanca çağırdığı, etrafını davet ettiğine dair hiçbir olaya rastlamıyoruz. Hatta Kur’an onun geçmiş inançlarına dair bir ifadesinde mâ künte tedriy melKitâbu ve lel iymân. (Şûrâ/52) sen bundan önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin buyuruyordu. Ve vecedeke dâ(aaa)llen feheda. (Duha/7) Seni yolunu şaşırmış bir halde bulup o doğru yolu göstermedi mi diyordu Kur’an.
Dolayısıyla yanlışı görüyordu. Çevresinde ki olup biten yanlışlara elbette ki vicdanı dayanmıyordu, isyan ediyordu fakat o dünyanın en nazlım, en sakin, en nazik, en zarif, en latif, en sessiz insanıydı. Etrafıyla o güne kadar hiçbir hususta kavgaya giriştiği görülmemişti. Herhangi birisiyle takıştığı görülmemişti, herhangi bir nizaya daldığı görülmemişti. Mekke de herkes herkesle kavga eder, fakat Abdullah oğlu Muhammed kavgalara nihayet verirdi. Mekke de herkes birbiri ile nizalaşır, Fakat Abdullah oğlu Muhammed hakemlik yapardı. Hacer-ül Esved in Kâbe’nin duvarına yerleştirilmesi hadisesinde olduğu gibi. Dolayısıyla o hep iyiliklerde yer aldı. Hiç kavgalarda yer almamıştı hif-ul Fudul da yer almıştı çünkü faziletliler veya artıklat ittifakıydı. Kelimeye hangi anlamı yükleyeceğimize dair değişen bir mana bu. Onun için Abdullah oğlu Muhammed hayatıyla dürüstlüğüne sadece dostlarını değil düşmanlarını da hayran bırakmıştı.
İşte bu hayatın sahibi olan Abdullah oğlu Muhammed yalnızlık bana sevdirildi buyuruyor. Peygamber olduktan sonra peygamberlik geldiği dönemde ki ruh halini ifade ederken yalnızlık sevdirilmişti. Çünkü zulme batmıştı her yer kapkaraydı. Cahiliyetin koyu karanlığı insanların vicdanlarını da karartmıştı. Yoksul hakkını arayamıyordu, zalimler daha zalim, varsıllar daha varsıl, yoksullar daha yoksul oluyordu. Mazlumun hakkını arayacak bir mercii yoktu, gücü, gücü yeteneydi, kurt kanunu hakimdi. Dolayısıyla yani cahiliyenin çöl kanunu hakimdi. Cahiliyenin çöl kanunu güçlünün haklı olduğu bir kanundu. Cahiliyenin çöl kanunu sözün gücünün değil gücün sözünün üstün olduğu bir kanundu. Allah sözün gücünü üstün kılmak için vahyi indirdi ve Abdullah oğlu Muhammed’i peygamber olarak seçti, zaten peygamberleri Allah seçerdi.
Varlık kendi içerisinde bir hiyerarşiye sahipti camid varlıklar yani taş toprak gibi. Onun üstünde nebatat, bitkisel varlıklar. Onun üstünde canlı varlıklar hayvan, hayvanat. Onun üstünde insan. Ama varlık sadece görünen varlıkla sınırlı değildi ki bir de bundan ötesi vardı. Bu alemi mülke dair varlıklardı, bir de alemi misal, yada alemi Berzah dediğimiz ara aleme ait görünmeyen ve bir de onun üstünde alemi ervah vardı ruhlar alemi. Birde onun üstünde alemi melekût vardı. Bir de onun üstünde alemi lâhud ki alemlerin üstünde bir alemdi.
Allah’a ait bir alem. Görünen alemle görünmeyen alemler arasında bir geçiş noktası var mıydı, varsa neydi. Tıpkı cansız varlıklarla veya katı maddelerle bitkiler alemi arasında nasıl mercanların, resiflerin bir ara, bir geçiş noktası oluşturması söz konusuysa diğer görünen alemlerin hepsinin arasında geçiş noktaları tabir caizse dudak dudağa değen teğet noktaları varsa, peki insan da yükselirse bir üst alemin hangi dudağına değerdi. İşte bu sorunun cevabı nübüvvet idi, risalet idi. İnsan Allah tarafından seçilir ve yüceltilirse bir üst alemin dudağına değerdi onun kulağı ve o dudaktan o kulağa dökülenler vahit olurdu.
Vahiy başı gökte ayakları yerde ilahi bir hital idi. İnsanlığın önüne saçılmış, serilmiş bir gök sofrasıydı. Bu gök sofrası insanlığın saadeti için idi. Çünkü insanlık yer yüzünün ustası idi. Ustanın usta olması için önce çırak olması lazımdı ve vahiy de ustayı yetiştirecek ilahi bir inşa projesiydi. İşte vahiy orada başladı Kur’an vahyi.
Hz. Aişe ve Ebu Musa El- Eşari anlatıyorlar. Fil olayından 40 yıl sonra bir Ramazan gecesinde ilk vahiy indi. Beyhaki; rüyalar silsilesi hicretten 13 yıl önce Rebiulevvel ayında başladı diyor, 6 ay sürdü diyor bu silsile ve ondan sonra da vahiy gelmeye başladı diyor. Hicretten 13 yıl önce Miladi 610 yılının şubat ayına denk geliyor. Ondan 6 ay sonrası ise 610 yılının ağustos ayına denk geliyor yani o yılın Ramazan ayı. Dolayısıyla 610 yılının Ramazan ayının bir pazartesi gecesinde. Yani Ramazan ın son 10 günü içinde bulunan bir pazartesi gecesinde ilk vahiy indi.
Pazartesi gecesi olduğunu ResulAllah’tan öğreniyoruz, çünkü ResulAllah pazartesileri neden oruç tuttuğu sorusuna; Çünkü o gün ben doğdum ve o gün Kur’an doğdu buyurmuştu. Dolayısıyla Allah resulü ilk vahyi aldı ve işte o ilk vahiy Ikra’ ile başlayan ilk 5, bir rivayette ilk 8 ayetti. Şimdi o ilk inen vahiyleri işleyebiliriz.
BismillahirRahmanirRahıym
1-) Ikra’ Bismi Rabbikelleziy halak;
Melek gelmişti vahiy meleği Cebrail. Musa’ya gelen, İbrahim’e gelen, İsa’ya gelen, tüm peygamberlere gelen vahiy meleği. Bir adı da Ruh-ül Emin idi, bir adı da ruh idi. Yani söze canını üfleyen, söze hayat üfleyen, hayat soluğu veren demekti. Söz onun soluğuyla canlanıyor ilahi kelâm oluyordu.
Vahiy meleği arayış manasına gelen Hira mağaransın da ki Hiran’ın arayış anlamına gelmesi de gerçekten dikkat çekici. Çünkü daha önce Zeyd B. Amr B. Nüfeyl isimli Hz. Ömer’in amcası Muvahhit, İbrahim’in inanç sistemine inanan büyük bir insan idi ve o da o mağarada itikafa çekilmiş ve İbrahim’in rabbine ibadet etmişti. Allah resulünun peygamberliğine yetişemedi. Kardeşi Hattab tarafından -ki Hz. Ömer’in babası olur- çöle sürülmüş ve orada ölüme mahkum edilmişti.
İşet o arayış anlamına gelen Hira mağarasında Allah Resulü ilk vahyi alıyordu ve ilk vahyi nasıl aldığını kendinden öğreniyorduk.
Melek geldi ve ıkra’ dedi, oku. Ben; Ma ene bi gari dedim. Ben okuma bilmem. Böyle değil, çünkü ma nın haberi nefy ile gelmiş. Tam tercümesi bu cümlenin; Benim okumam mümkün değil.
Melek beni o kadar sıktı o kadar sıktı ki soluğum kesileyazdı ve bıraktı bir daha “oku” dedi. Ma ene bi garik dedim, benim okumam mümkün değil. Melek beni bir kez daha sıktı. Öylesine sıktı ki neredeyse ölüyordum, soluğum kesildi. Ve bıraktı; Ikra’ Bismi Rabbikelleziy halak yaratan rabbin adına “oku” Dedi. İşte vahiy ilk böyle başladı.
Vahyin geliş şekillerine dair Kur’an da ayet yer alır. Biz Kur’an dan öğreniriz vahyin geliş şeklini. O ayeti kerime de vahiy; Ve ma kâne libeşerin en yükellimehullahu illâ vahyen ev min veraiy hıcabin ev yursile Rasûlen feyuhıye Biiznihi ma yeşa’* inneHU ‘Aliyyün Hakiym. (Şûrâ/51)(Sadakallahul azıym.) ayetinde Allah ölümlü bir insanla başka şekilde konuşmaz Ve ma kâne libeşerin en yükellimehullah. Veyahut ta “ma” yı eğer soru olarak alırsak şöyle de çevirebiliriz ilk cümleyi; İnsanın nesi var da Allah onunla konuşacakmış ki.
Evet, ancak şu şekilde konuşur, tabii ki orada yüz yüze konuşacakmış. Yani insan neyini Allah ile yüz yüze konuşmayı bekler ki, dayanabilir mi ki buna, buna tahammül edebilir mi Allah ile yüz yüze kalmayı. Dolayısıyla Allah ile yüz yüze hiçbir ölümlü beşer konuşamaz.
Peki, nasıl konuşur ya?
İllâ vahyen,
ancak vahiy yolu ile konuşur.
Vahiy söz dışı bildirim demektir.
Kelimenin kökü iki manayı ifade eder, iki manaya gelir. 1 – Sürat 2 – Hıffet Yani hızlılık ve gizlilik. Hızlı ve gizli olana vahiy denir. Dolayısıyla gizlidir çünkü söz dışıdır. Onun için Meryem suresinde Hz. Zekeriyya ya müjdelenen çocuk üzerine, Hz. Zekeriyya’nın rabbimizden bir ayet istemesi üzerine 3 gün konuşmaması ayet olarak sunulur ve bunun üzerine 3 gün konuşmayacağını topluma şöyle izah edişi fe evhâ ileyhim şeklinde gelir. Yani onlara işaret etti. Ben 3 gün orucum söz konuşmuyorum, söz orucu tutuyorum şeklinde işaretle onlara beyan etti manasına gelir. Bu vahiy yoluyla.
İkincisi ev min veraiy hıcabin perde gerisinden.
Üçüncüsü; ev yursile Rasûlen feyuhıye Biiznihi ma yeşa’
ya da bir elçi aracılığı ile, gönderilmiş bir elçi aracılığıyla.
Bu da vahiy meleğinin bizzat gelişi veya görünmesi şeklinde. İşte Allah’ın izni ile o zaman Allah’ın vahy ettiğini o melek de vahy eder. İstediğine tabii ki ma yeşa’. Allah’ın dilediği kimseye. inneHU ‘Aliyyün Hakiym Allah yücedir, hikmet sahibidir.
Ayetin böyle bitmesi tesadüf olamaz Allah yücedir vahiy hadisesi gaybidir, gayba ilişkindir. Tüm boyutlarıyla anlamaya çalışmayın anlayamazsınız. Çünkü vahiy başı gökte ilahi bir hitaptır. Bir ucu ile gaybdır. Bir ucu ile tabii ki şahadet alemine dairdir. Gaybi aleme dair ucuyla anlayamazsınız asla, aklınız ermez. O zaman bu meseleyi anlama konusunda söylediğiniz ve düşündüğünüz her şey Allah’ın Aliy olduğu gerçeğinden yola çıksın, yani yüce. Allah’ı asla kişileştirecek bir anlayış sergilemeyin vahyi anlatırken, anlarken, anlamaya çalışırken.
Bu konuda asla Allah’ı mücessem, somut bir şey gibi düşünmeyin Onun için bu bir kasis tabir caizse. Bir de Hakiym var, hikmet sahibidir. Madem öyle Allah niye insanla konuşur derseniz eğer hikmeti vardır, Allah’ın hikmeti gereğidir. Belki bu ayette ki, Şûrâ/51. ayetindeki 3 vahiy çeşidini 3 şekilde formüle edebiliriz.
1 – Görüntü ve ses yok sadece kalbe ilka yoluyla, kalbe ilka ve ilham yoluyla.
2 – Sadece ses var ama görüntü yok. Hz. Musa’ya gelen vahiy böyleydi. Ki bakara/253, Nisa/164 ve3 ‘Araf/143 ayeti kerimeleri bu bağlamda okunmalı.
3 – Hem görüntü var hem ses var. İşte ilk vahiy böyle idi, bu cinse, bu türe giriyordu. Yine Necm suresinde Allah Resulü ile vahiy meleğinin kavuşmasını anlatan 19. ayete kadar ki ayetler işte bunu işliyordu. Ve Belki İsra suresinin ilk ayetini de buna dahil etmek lazım.
İşte bu çerçevede anlarsak Vahiy meleği geldi ve bu ayeti okudu. Ikra’ Bismi Rabbikelleziy halak yaratan rabbin adına OKU.
OKUMAK ne demekti? Burada kıraat emri vardı. Kıratın tarifi Arapça da şudur nutkun bi-kelamin muayyetin mektubin ev mahfuzin ‘ala zahri kalbin. Harika, çok hoşuma giden bir tarif olduğu için İbn. Aşûr dan naklen aldım.
Dile dökmedir. Ne şekilde? Muayyen bir lisanla dile dökmedir. İster yazılı, ister hafızaya kaydedilmiş olsun. Ama kalpte nakşedilmiş olanı kalbin üstüne yazılı ya da kayıtlı olan bir hakikati hafızadan veya o kalbin üzerinde ki yazıdan okuyarak dile getirme, bir bilinen lisan ile dile getirmeye kıraat denir.
Ama anahtar burada kalbe yazılı olanı, kalbe nakşedilmiş olanı.
Dolayısıyla Kur’an da vahye dair bir ayeti kerime de ‘alâ kalbik buyurur. Senin kalbin üzerine indirdik.
Demek ki Allah resulünün akleden kalbi vahyin iniş üssü idi. Onun için Ikra ne manaya gelirdi? OKU. Bunun mef’ulü yok yani tümleci yok. Ne OKU? İşte o yok, cümle tümleçsiz, okuyacağı şey yok. İşte şunu OKU, kitabı OKU, ayeti OKU, sureyi OKU. Böyle bir şey yok, sadece mücerret bir emir var. Fiil ve fail var, ama mef’ul yok. Onun içinde ihtilaf buradan çıkmış. Yorum konusunda farklı yorumlar çıkmış.
Kitabı OKUma manasına gelir mi?
Ama önünde bir kitap yok ki, üstelik okuma yazma da bilmez.
Eğer ayeti OKU deniliyorsa doğrudur, kalbine yazılmış olan, yazılacak olan ayeti OKU manasına elbette ki gelir.
Ama ilet manasına gelir mi? Allah’u alem gelmez.
Çünkü bu ayetlerde 3. şahıslardan hiç bahsedilmiyor,
bir tek zamir bile yok 3. şahıslara ilişkin.
Ikra’ Bismi Rabbikelleziy halak, Halekal’İnsane min ‘alak hitap zamiri var “k”. Ama başka bir zamir yok.
Dolayısıyla o ve sen arasında gerçekleşen bir diyalog vahiy.
O ve sen, başka hiç kimse girmiyor, hiç kimseye bir atıf yok.
Dışarılara, insanlara, topluma, vahyi alması gerekenlere.
Zaten ilk vahyi dışarı çıkar ve duyur emri Müddessir suresinin ilk ayeti ile verildi;
Ya eyyühel Müddessir, Kum feenzir. (Müddessir/1-2) ey yatan iyi kalk ve uyar. Dolayısıyla biz bu ayetleri ilet manasına geldiği yorumuna da katılamıyoruz.
Peki OKUmak nedir? Yan yana getirmek manasına gelir. ‘icma demektir. Zaten hanımların özel halleri için Kur’an da kullanılan kelimelerden biri de kümu’dur hem temizlik anına, hem de adet anına delalet eder. Aslında ‘icma burada da ortaya çıkıyor. Çünkü ikisine de delalet eder iki mananın da icma ettiği yerdir, bir araya geldiği yerdir, birleştiği yerdir, cem ettiği yerdir.
Yine; Karye. Aynı köktendir. Şehre, köye, kasabaya karye denir. Neden? İnsanlar cem olduğu için bir araya geldiği için, bir arada bulunduğu için.
İşte köken olarak kelime bu manaya gelir, aslında ‘icma demektir. Topla, bağ kur, parçalar ve bütün arasında ki bağı kur, ilişkiyi kur, parçaları bir araya getir, yani parçanın bir tanesi inen vahiydir, parçanın öbürü sensin, sen de vahiysin, fiili vahiy. Yer yüzüne önce insanı nazil etti Allah sonra vahyi nazil etti. İki nazil bir araya gelmiştir. İki inzalin kavuşmasıdır vahyin insan tarafından alınması. Şu anda fiili vahye kavli vahiy iniyor
Ey Muhammed. İki parça arasında bir ilişki kur.
Dahası; Kâinatta vahyin bir parçasıdır, ayât-ı kâinat, kâinata yazılmıştır, o da bir kitaptır o kitabı da OKU.
Dahası ayât-ı hadisat; olaylar da ayettir onları da OKU
ve bütün bunları yan yana getir, bunlar arasında ki irtibatı kur, hakikatin kaynağını bul.
Yani hakikatin parçalarıdır bunlar, parçalar arasındaki ilişkiyi bulmadan hakikati bulamazsın. İşte vahyi böyle oku, vahiy sana eşyayı kâinatı, olayları ve insanı nasıl okuyacağına dair bir yöntem gösterecektir, öğretecektir. Varlık ve bilgi sorusunun cevabıdır bu vahiy. Varlık ve bilgi problemini ancak Allah’ın rehberliği sayesinde çözersin ey insanoğlu ve bunun içinde Allah insanla konuşmuştur OKUmayı böyle yap demektir. Onun için OKUmanın tüm olumlu anlamları da doludur ıkra. Zaten Kur’an da Kur’an ismini bundan dolayı almıştır. OKUmak, OKUnan manasına gelir. OKUnan ama sürekli OKUnan ve OKUmanın tüm anlamlarıyla dolu olan Kur’an, Fû’lan vezninin karşılığı budur aslında. Ait olduğu mananın olumlu anlamlarının hepsiyle dolu olan manasına gelir.
Ikra’ Bismi Rabbik Rabbin adına OKU, rabbin adıyla OKU. Herkes her şeyi okuyor bilgi elde ediyor. Aslında bilginin kaynağı OKU maktır. İster okul sıralarından olsun, ister kitaplardan olsun, ister hayattan olsun, ister tecrübe yoluyla olsun, ister tefekkür yoluyla olsun. Tefekkür zihinde OKUmadır. Tecrübe gözle kulakla duyularla OKUmadır, deneyle OKUmadır. Efendim, vahiy Allah’ın indirdiği üzerinden OKUmadır. Dolayısıyla işitmek de bir OKUmadır, görmekte bir OKUmadır, dokunmakta bir OKUmadır. Yani bilginin tüm kaynaklarından bilgiyi biz OKUyarak alırız. Ama kitap, ama olay, ama kâinat, ama eşya, ama tefekkür, ama hayal, ama rüya, ama vahiy fark etmiyor. Dolayısıyla bilgi elde ettiğimiz her şeye aslında OKUyarak alıyoruz.
Ama kim adına? Herkes bir bildiriyi bile adına okur. Sen bu ilahi bildiriyi Allah adına OKU, Allah’ın adıyla OKU. Bu emrin karşılığı BismillahirRahmanirRahıym dir. Rahman, Rahıym Allah adına. Onun için Kur’an OKUmaya besmele ile başlarız.
[Ek bilgi; Meselâ karşınızda oturan Hasan adlı bir kimseye: “Hasan namaz kıl” deseniz, Hasan sizin sözünüzün devamını beklemeden o anda kendisine namaz emrini verdiğinizi zannederek namaz kılmaya doğrulsa, sonra onu tutup iyice bir sıktıktan sonra yerine oturtsanız, arkasından yine: “Hasan namaz kıl” deseniz, Hasan da yine sözünüzün devamını beklemeden namaza doğrulsa, yine tutup, sıkıp oturtsanız…!
Aslında Hasan acele etmeyip biraz beklese, sözünüzün devamını beklese, ona şöyle diyeceğinizi görür: “Hasan namaz kıl, çünkü namaz insanı bütün kötülüklerden alı kor.” Aslında Hasan’a namazın önemi anlatılacakken, Hasan o anda kendisine namaz kılma emri veriyormuşsunuz gibi sözünüzün devamını beklemeden namaz kılmaya kalkıyor, siz de onu sıkıp yerine oturtuyorsunuz.
İşte aynen bunun gibi ilk zamanlar Allah’ın Resûlü vahyin ne olduğunu bilmiyordu. Allah sözüne alışık olmadığı için vahyin atmosferine giremiyordu. Çünkü Allah’ın Resûlü, vahiy nedir, Allah sözü nedir, peygamberlik, risâlet, melek nedir? Allah sözünü nasıl gönderir? Bunların hiçbirisini bilmiyordu. Halbuki bu vahyin bir parçasıydı ve Rasulullah Efendimiz biraz sabredip sözün devamını bekleseydi Allah ona Rabbinin adına, Rabbinin namına, Rabbinden gelenleri Rabbin rızasına götürücü olarak oku, buyuracaktı….
Rabbimiz peygamberine oku deseydi, emrini, vahyini sadece bu kadarla bıraksaydı ve Allah’ın Resûlü de Rabbinden aldığı bu vahyi, bu emri ulaştırması gereken toplumuna tebliğ etse ve “Oku!” deseydi, “Okuyun!” deseydi o zaman toplumuyla kendisi arasında hiç bir problem çıkmayacaktı. Yani ResulAllah’la toplumunun arası asla açılmayacaktı. Peygamberle toplumu arasında herhangi bir sürtüşme olmayacaktı. Neden? Çünkü zaten toplumda herkes okuyordu.
Bugün de öyle. Bugün de herkes okuyor. Gerçi bugüne kadar biz zannediyorduk ki bu insanlar okumuyorlar. Okumuyorsunuz diye kızıyorduk bu insanlara. Ama anlıyoruz ki herkes okuyor. ResulAllah’ın toplumunda okuyan, yazan yoktu. Belki toplumun yüzde biri okuma-yazma biliyordu, diğerleri cahildi. Eğer Allah sadece “oku!” deseydi Rasulullah da toplumundan bunu isteseydi, kesinlikle toplumla peygamber arasında bir sürtüşme olmayacaktı.
Çünkü o gün de, bugün de toplum okuyor. Ayda en aşağı 56 saat televizyonu okuyor, seyrediyor bu insanlar. Gazeteleri okuyorlar, eşyayı okuyorlar, piyasayı, reklamları, vitrinleri, ekranları okuyorlar. Yani uyku hariç sürekli okuyor bu toplum. Aynen bugün olduğu gibi o gün de okuyordu toplum. İnsanlar ne yapmaları gerektiğini, nasıl hareket etmeleri gerektiğini, hayatlarını nasıl düzenlemeleri gerektiğini bu okuduklarında buluyorlardı.
Ne yapacağız? Ne edeceğiz? Nasıl yaşayacağız? Nasıl bir eğitim sistemimiz olacak? Nasıl bir hukuktan yana olacağız? Nasıl giyineceğiz? Nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağız? Nasıl bir siyasal yapılanmamız olacak? Nasıl bir hukuk sistemimiz olacak? Kadın-erkek ilişkilerimiz nasıl olacak? Mirasımızı nasıl paylaşacağız? Sabah kaçta kalkacağız? Soframızda neler bulunacak? Nasıl bir hayat süreceğiz? sorusunun cevabını buluyorlardı bu okuduklarından.
Allah’tan gelmeyen, vahye dayanmayan, hayata intibak imkânı olmayan, hayatta bir işe yaramayan, hayatta uygulanma imkânı, uygulanma alanı olmayan, yani okuyandan amel istemeyen, okuyucusunu amele sevk etmeyen bir okuma, okuma değildir.
Allah’ın rızasına götürücü olarak yarın mizana konulacak cinsten olmayan bilgileri okumak Allah’ın istediği bir okumak değildir. Meselâ termodinamiği öğreniyoruz veya cebir denklemleri, kimya formülleri, kurbağanın bağırsağı, Fujiyama yanardağı, Everest tepesinin yüksekliği, A.B.D’nin göllerini, filan ülkenin nehirlerini, bu nehirlerin debilerini, rejimlerini, falan ülkelerin rejimlerini, falan ülkenin iklimini, falan bölgenin yollarını öğreniyoruz. Bunlar bizden hiçbir amel istemeyen, bizi amele sevk etmeyen, yarın mizanımıza konulmayacak boş bilgilerdir. Üstelik de beyinler bunlarla dolduruldukça oralarda Kitap ve Sünnete yer bırakmayacak boş şeylerdir.
Allah’tan gelen bilgileri Allah adına, Allah namına, Allah’a götürücü bir niyetle değil de başka maksatlarla okumak da boştur. Meselâ adam âyet okuyor doktora adına, hadis okuyor diploma adına, Kur’an öğreniyor sosyal bir statü adına, tefsir okuyor bilir desinler adına, feraiz öğreniyor paylaşım konusunda bana müracaat etsinler adına. Onunla yeryüzünde Allah’ın feraiz yasalarını hakim kılmak adına değil, okuduklarını amele dönüştürmek adına değilse bu da Allah’ın istediği bir okumak değildir.
Soruyorum okumaya giden çocuğa: “Evlâdım niçin okuyorsun? Bu okula niye gidiyorsun?” Çocuk diyor ki, “adam olmak için okuyorum.” O zaman diyorum ki ona: “Peki yavrum baban o okulda okumuş mu?” “Hayır” diyor. “O zaman baban o okulda okumamış diye adam olmamış mı? Yani şimdi baban adam değil mi?” deyince yavrucak başını eğiyor. Demek ki o okulda okuyan adam olmuyor. Adam olmak için değil, Müslüman olmak için okunur. Okumadaki temel hedef iyi bir Müslümanlık olmalıdır.
Ama öyle olmamış. İnsanlar Kur’an okumayı böyle anlamamışlar. Nasıl olmuş? Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mücerret tilâvet etmiş, okunan şeyle ilgi kurulmamış, ne olduğu, ne dendiği, ne istendiği anlaşılmaya ve gereği yerine getirilmeye çalışılmamış. Peygamberin kesin nehyine rağmen bu okuma gırtlaktan aşağıya inmemiş, ama buradan yukarısında mest olunmuş, kendinden geçilmiş, güzel de okumuşlar kendilerince, ama bu Kur’an okuma olmamış. Halbuki Kur’an okumak, okuduğun âyet senden namaz istediğinde veya senden şöyle bir hayat programına geçmeni öğütlediğinde hemen onunla ilgi kurmandır, değilse onun adına okuma denmeyecektir.
Biz sadece Kur’an’ı okuyoruz ama onu kendi aramızda ders haline getirmiyoruz. Okuyoruz ama okuduğumuz âyetlerin ne anlama geldiğini, bizden nasıl bir hayat istediğini anlamaya yanaşmadan okuyoruz. Okuyoruz ama okuduğumuz âyetlerle hayatımızı düzenleme kavgası vermiyoruz. Buna da okuma denmez zaten.
Hz. Ali efendimiz buyurur ki: “Anlamayarak yapılan ibadette ve düşünülmeden gerçekleştirilen kıraatte hayır yoktur.”
Öyleyse Okuma = Okuma + Başkasına anlatma + Uygulama, yani okunanı yaşama, okunanla hayatı düzenleme + Samimiyettir diyebiliriz.
Öyleyse namazlarımızda düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak Kur’an okumalıyız. Çünkü Allah öyle diyordu:
“Ağır ağır Kur’an oku!” (Müzzemmil/4)Yavaş yavaş, tertil ile, mânâya nüfuz ederek, düşüne düşüne Kur’an oku. Tedebbürle, tefekkürle oku. Ne denildiğini, ne istendiğini anlayarak oku. Anlamak üzere, yapmak ve yaşamak üzere oku. Allah’ın dediklerini hayata hakim kılmak üzere oku. (Besâiru-l Kur’an-A.küçük)]
elleziy halak O ki yarattı. Elleziy halâka. Şöyle de gelebilirdi; Ikra’ Bismi Rabbikel Hâlık yani isim sıfatla gelebilirdi. İsim sıfatla gelmemiş, fiille gelmiş elleziy hâlak. İsim sıfatla, yani rabbikel Hâlık şeklinde gelseydi farklı olurdu tabii ki. Ama fiille gelmiş. Fiille isim arasında ki fark belli. İsim Camid dir, donuktur, sabittir. Fakat fiil hareketlidir. İsim Allah’ın zatına dairdir, fiil Allah’ın fiiline dairdir. Vahiy Allah’ın fiili sıfatlarının tecellisidir ve Allah bir fiil müdahale etmiştir varlığa, kâinata, insana, hayata. Allah’ın hayata müdahalesinin eseridir bunu ima eder başta.
Dahası Elleziy Hâlaka. Fiil, istimrar bildirir ve tabii ki teceddüt bildirir, yenilenme. Tabii ki tekâmül bildirir, çünkü Allah’ın yenilemesi aynı zamanda kemale ulaştırmasıdır. Kemale ulaştırmak terbiye işidir. Terbiye zaten aşama aşama bir şeyi yaratılış amacına ulaştırmak demektir. O zaman burada vahyin maksadı da anlaşılmış oluyor. Ikra’ Bismi Rabbikelleziy halak ile OKU yaratan rabbin adına emri ilahisi aslında ilahi terbiyenin bir unsuru olarak oku. Allah seni terbiye etmek istiyor ey insanoğlu. Vahyi böyle OKU. Vahyi ilahi terbiyenin bir numaralı unsuru olarak OKU. Vahyin amacını doğru OKU ey insan, Allah senin hayatına müdahil oluyor ki, ebedi saadete kavuşasın diye. Eğer Allah rehberlik yapmazsa sen yolda şaşa kalırsın ey insan. Yolu bulamaz, yolu kaybeder yola yatar yolu satar veya şarampole düşersin ey insan. Aslında Cehenneme gitmek, cennete gidememektir ey insan. Allah seni cennet için yarattı. Cenneti de senin için yarattı ve istiyor ki ebedi saadete eresin. Fakat bunun için rehberlik lazımdı, rehberliği de indirdi. O rehberliği doğru OKU ey insan. Allah’ın senin için yarattığını doğru OKU, niçin var olduğunu doğru OKU, amacını doğru OKU, bilgiyi nasıl alacağını doğru OKU, bilgiyi en güzel ve en doğru şekilde nerden elde edebilirsin bunu doğru OKU. Elde ettiğin bilgiyi doğru olarak nasıl üretebilirsin ve nasıl iletebilirsin. Yani epistemolojik sorunlarını, modernlerin ifadesi ile nasıl çözersin, var oluş sorunlarını nasıl çözersin işte Allah sana onu öğretiyor. Ey insan elleziy halak ın çağrıştırdığı bir çok şey var, ilk olarak bunu söyleyebilirim.
2-) Halekal’İnsane min ‘alak;
Halekal’İnsane min ‘alak insanı yarattı, min ‘alak, ‘alaktan yarattı. Yine elleziy Halaka, halakal insan. Ellziy halaka da da mef’ul yok. Halaka külle şey’ olabilir mi? Mümkindir, belki en doğrusu da budur. Her şeyi yarattı. Çünkü bir sonraki ayette insanın yaratılışı ayrıca dile getiriliyor. Demek ki yaratan Rabbin adına oku, her şeyi varlığı var eden Rabbin adına oku manasına geliyor. Varlığı var eden Rabbin adına oku. Çünkü halaka nın mef’ulü de yok. Onun için biz bunu her şeyi yarattı, ama her şeyin içerisinde özel bir şey yarattı.
Kim o? El İnsan, İnsanı yarattı. Çünkü insan çok özel merdüm-i dide-i ekvân, Kâinatın göz bebeği Ahsen-i Takvim, bir önceki derste işledik ya, en güzel kıvamda yaratılan varlık Ve lekad kerremna beniy Adem.. (İsra/70) ademoğlunu biz mükerrem kıldık yani Aziyz kıldık, ikram edilmiş kıldık. Kat kat ikram ettik manasına gelir çok temelde, tek kat değil kat kat. Dolayısıyla Hz. İnsandan bahsediyor Kur’an. İnsan kâinatın göz bebeği. Allah kâinatın gözüne çöp dürter mi, veya dürtülmesine izin verir mi, kâinatın gözü kör olsun ister mi. Onun için merdüm-i dide-i ekvân olan insanın, yani kâinatın göz bebeğinin hep görür halde olmasını istiyor, uyanık olmasını istiyor, diri olmasını istiyor, kendini gözetmesini istiyor, nefsi üzerine basiret olmasını istiyor ‘alâ nefsihi basiyra. (Kıyamet/14) dolayısıyla düşmanı tarafından avlanmasın istiyor. Şeytan ve egosu tarafından avlanmasın istiyor. İşte onun için insanın yaratılışına özel dikkat çekiyor; Halekal’İnsan
Neden yarattı? Min ‘alak. Öncelikle minel ‘alak değil, belirlilik takısıyla gelmiyor yani aklınızın ermediği bir şey bu. ‘alaka; alaka oradan gelir, alaka kuran demektir, ilgi kuran, yapışan, tutunan, asılan, bitişen manasına gelir. Bunu embriyo olarak tefsir etmiş alimlerimizin hemen hemen tamamı yani emriyolojik düzenin ilk safhası, insanın anne karnında oluşum sürecinin ilk safhası olarak tefsir etmişler. Onun için embriyo ya da ‘alaka, ya da hücre manası verilmiş.
Fakat buna itirazım var, bu mana isabetli değil gibime geliyor. Zira bu ayetlerde insanın embriyolojik yaratılış süreci anlatılmıyor, bu ayetlerde insanın maddi değil manevi tarafı anlatılıyor. İşte anahtar kelimeler belli; ıkra; OKU. Rab, halaka, yaratma, ekram; en keriym olan, ikram sahibi rab. Alemle, taliym; Öğrenme. Bil kalem; Kalem. Bakınız ilk inen vahyin anahtar kelimelerini saydım. Bu anahtar kelimeler insanın cesedine, bedenine değil, insanın manevi tarafına dairdir hepsi.
O zaman niye bu istisna olsun. ‘alak neden embriyo olsun. İnsanın anne karnında ki yaratılış sürecine dahil olsun. Kaldı ki ‘alak kelimesine kök anlam olarak elimizdeki en güzel etimolojik lügat olan İbn. Faris’in mekais-ül lüga sı şu manayı vermiş; Çok ilginç, el hubbül lazım lil kalb. Kalp için gerekli olan sevgi. ‘Alak; sevgi ve alakadır. Allah insanı sevgiden yaratmıştır, alakadan, ilgiden yaratmıştır.
Bu sadece yaklaşık bir yorum olsun diye yapmadım delillerim var. Bir kere burada eğer ‘alak embriyo ile ilgili olsaydı ceninin rahimde ki embriyolojik süreçlerinden birini ifade etseydi insana tahsis edilmezdi. Halakal insan; burada insana tahsis ediliyor. Çünkü embriyolojik süreç sadece insanla alakalı değil ki tüm memeli canlıların embriyolojik süreci aynıdır, niye insana has olsun ki. ‘alak, mudğa, ızam yani anne karnında, anne rahminde bir ceninin oluşum süreçleri tüm memeli canlılarda aynıdır, insana has değildir ki. Oysa ki bu ayet insana has bir yaratılmadan söz ediyor. İnsana özgü olan tamamen insanı insan eden o özel durumdur ve işte insanı sevgiden yarattı manası bunun için tercihe şayandır. Bunun için bu manayı veriyoruz. Allah insanı sevgiden yarattı.
3-) Ikra’ ve Rabbükel’Ekrem;
Ikra’; OKU. Te’kit bu, yani insanı sevgiden yarattı Allah, madem ilgiden yarattı, madem kendisi ile ilgi kursun, alaka kursun diye yarattı. Yani ilgi duydu Allah insana ki Allah kelimesinin tüm kombinezonları sevgi manasına gelir. E le he, le ve he, ve le he, ve he le, he le ve, le ve he ne kadar kombinezon varsa hepsinin son anlamı sevgidir. Onun içinde Allah sevgisinden yarattı. O zaman OKU. Yani adeta Allah insan ilişkisinden dolayı OKU. OKU mak içinde eşya, parçalar arasındaki ilişkiyi bul. Ka ra e de; yan yana getirip ilişki kur manasına gelir zaten. Ka ra ne kökünden de türediğini söyleyenler olmuş, hangi kökten türerse türesin mana aynıdır. Yan yana getirdi dizdi, yani anlamsız harfleri yan yana dizerek anlamlı kelime oluşturdu.
Hadise budur, onun için Allah ilgi kurmanı istiyor ey insanoğlu, seni ilgiden yarattı, sevgiden yarattı, sen de o zaman ıkra, ıcma; sen de ilişki kur, parçalar arasında ki ilişkiyi keşfet ve bütünü anla. Allah’ın seni neden var ettiği üzerinde dur.
ve Rabbükel’Ekrem değil mi ki rabbin ikram sahibidir ve senin rabbin en keriym olandır, ikramı sonsuz olandır. Evet, ekram ile geldi. Burada kemal sıfatına geldi. Daha önce fiil sıfatları ile gidiyordu, Allah’ın ef’aliyle. Halaka Allah’ın ef’alindendir fiillerindendir. Ama El Ekram Allah’ın kemal ismidir. Yani en çok ikram eden. Aslında keriym türünün en seçkin olanına denir.
İnsan da keriymdir biliyor musunuz? Neden? Türünün en seçkini olduğu için. Fakat asıl insanın kerameti Allah’tan kaynaklanır. Ya eyyühel’İnsanu ma ğarreke BiRabbikelkeriym. (İnfitar/6) ey insanoğlu bu kadar cömert olan rabbine karşı seni böyle gururlandıran ne? Elleziy halekake.. ki seni, O yarattı. Fesevvake sana yaratılış amacını O yükledi, tefsiye etti fe’adelek (İnfitât/7) seni dengeli, bir biçimde yarattı. Duygu-düşünce, ceset-ruh, madde-mana, dünya-ahiret. Bak dengesizlik var mı? Fiy eyyi suretin ma şâe rekkebek. (İnfitâr/8) ve seni dilediği surette terkip etti ey insan. O zaman bu kadar cömert olan rabbine karşı niye küstahsın diyor.
Onun için Kur’an kerim diyoruz bakınız, Kur’an ın kendisine verdiği sıfattır bu. İnneHU leKur’ânun Keriym. (Vakıa/77). Neden? Türünün en iyisidir de onun için. Cebrail için Keriym sıfatı kullanılıyor. Neden? Türünün en iyisidir. Allah resulü için, yani rasulün keriym. İnsan da keriymdir Ve lekad kerremna beniy Adem.. (İsra/70) çünkü türünün en iyisidir, canlılar türünün en iyisidir. Onun için Allah ikram ettiği için böyle oldu. Rabbükel’Ekrem
4-) Elleziy ‘alleme BilKalem;
Elleziy ‘alleme BilKalem O ki kalemle öğretti. Talime geldik, Allah’ın öğretmesine geldik. Dikkat buyurun öğretme Allah’a atfedilir Kur’an da. Er Rahmân. (Rahman/1) O sonsuz rahmet sahibi olan Rahman var ya; Allemel Kur’ân.(Rahman/2) Kur’an ı O öğretti. Halekal İnsân. (Rahman/3) insanı O yarattı. Allemehül beyân. (Rahman/4) insana kendini ifade etmeyi, yeteneğini O verdi. İnsana beyanı talim etti, öğretti.
Yine Bakara suresinin başında ki Adem’in halife seçilmesi, atanması ayetlerini hatırlayalım; Ve alleme AdemelEsmâe küllehâ.. Adem’e isimlerin tamamını öğretti sümme aradahum alelMelâike sonra onları meleklere arz etti fekale enbiûniy BiEsmâi hâülâi in küntüm sadikıyn (Bakara/31) eğer sözünüzün arkasında duruyorsanız şunların isimlerini bana söyleyin dedi. İşte Ta’lim-ul esma nedir? Eşyaya isim verme yeteneğinin verilmiş olması insana. İbn. Cinni’nin güzel, isabetli teşhisi ile konuşursak. Yani insanın eşyaya isim verebilme yeteneği. Meleklerin bu yeteneği yok, ama insanın var. Onun için melekler insana secde etti yani itaat etti.
Peki insana bu yeteneği insan mı yarattı (Haşa) insan mı icat etti. İnsanın bilgisi ‘Ibdai bilgi değildir verilmiş bilgidir. İnsanın bilgisi kendi yarattığı sonradan yoktan var ettiği bilgi değildir, Allah tarafından verilmiş bilgidir. Dolayısıyla Kur’an da insanın bilgisine atıf yapılan yerlerde Talimullah; Allah’ın insana öğretmesi geçer burada olduğu gibi insana öğretmiştir.
Ama ilginçtir değil mi. bilginin sana değil Allah’a nispet ediliyor fakat enbiûni, inba ise Adem’e atfediliyor, Adem’e nispet ediliyor. inba, haber verme, bilgi verme Allah’a, haber verme insana. Allah’ın bilgi verdiği o bilgiyle haber verir de onun için. Yani ey insan Allah bildirmeseydi sen kendiliğinden asla bilemezdin, bilmeni Allah’a borçlusun. Çünkü bilme yeteneğini sana vermeseydi bilemezdin. Akıl vermeseydi bilemezdin. İşte burada ki ıkra, aslında sana verdiğim akıl nimetini kullan ve varlığı bir kitap bil. Her gördüğün şeyi, her aklına gelen şeyi bir kitap okur gibi oku ve hakikati illet ve gayesini bul demektir.
Elleziy ‘alleme BilKalem kalemle öğretti. Kalem burada aslında yazı araçlarını ifade eder. oradaki “B” isak içindir, yani yazı araçlarına delalet eder, yazıyı öğrendiğimiz, hatta bilgi araçlarına delalet eder. Bilginin öğretilme araçlarının tamamını kapsar bu kalem. Yani sadece Allah size öğrenmeyi öğretmedi, öğrenmeyi nasıl, hangi araçlarla yapacağınızı da öğretti manasına gelir.
5-) Allemel’İnsane ma lem ya’lem;
Allemel’İnsane ma lem ya’lem ve insana bilmediğini öğretti. Evet, ve insana bilmediğini öğretti. İnsan nerden geldim, nereye gidiyorum, niçin yaratıldım suallerine asla çanak çömlekle cevap bulamaz. Kazı yaparak cevap bulamaz, bunlar varlık sorusudur. Varlık sorularını sormayan zaten bu mana da insan olma hakkını vermiyor demektir. İnsan olma hakkını veren bir insan bu soruları sorar, sorduğunda da Allah’ın kapısı önünde gelir durur. Çünkü bu soruların cevabı Allah’tan başkasında değil, Allah verir. Ya rabbi ben neden varım, nereden geldim, dünüm ne, tamam, babamdan, annemden, o da babasından annesinden, o da babasından annesinden.
İyi de nereye kadar? O nereden en sonunda ulaşacağımız şey nerede? İşte cevabını Allah’tan alabileceğiniz sorulardır varlık sorusu. Ve rabbimi öğretmiştir insana bilmediğini. Allah’ın öğretmesi;
Bilginin iki türü var; Huduri bilgi, husuli bilgi Huduri bilgi alt yapı, Husuli bilgi üst yapı. Huduri bilgi verilen, husuli bilgi elde edilen yani edinilen. Huduri bilgi insan doğuştan yüklenen, hakkedilen, adeta fıtratına kazılmış olan bilgidir. Bu bilgi arasında bedenimizin, organlarımızın nasıl işleyeceğine dair bilgi de yer alır. Mesela kalbimiz nasıl çalışacağını kimseden öğrenmez. Aklımız nasıl çalışacağını kimseden öğrenmez. Ellerimiz ve ayaklarımız nasıl çalışacağını kimseden öğrenmez. Kan dolaşımımız nasıl gezeceğini kimseden öğrenmez. Bebek hiçbir şey bilmiyorken kalp her şeyi bilerek doğar. Bebek hiçbir şey bilmiyorken sinir sistemi her şeyi bilerek doğar. Bebek hiçbir şey bilmiyorken ateşi altından ayırt edemez kadar cahilken insanoğlunun lenf sistemi, dolaşım sistemi, sindirim sistemi ne yapacağını çok iyi bilir. Yani yaşlandığında ilave edeceği hiçbir şey yoktur bu sistemin kendisine. Daha doğuştan mükemmel bilgiye sahiptir.
Hatta bilinç bedene takıldığında beden işlevini tam yapamaz. Mesela bilinçle kalbi yönlendirmeye çalışalım kalp tekler. Bedenin organları ve sistemleri en güzel bilinç dışı çalışır. İşte huduri bilginin bir parçası budur.
Huduri bilginin daha diğer parçaları da var. mesela bir insan aklını kaybettiğinde elindeki lokmayı burnuna götürmez. Hiçbir deli ensesine lokma götürmez. Kulağına lokma götüren, yiyecek götüren deli yoktur. Elindeki yiyeceği deli de ağzına götürür bu huduri bilgidir. Aklını kaybetse de huduri bilgiyi kaybetmemiştir.
Sonradan elde edilen bazı bilgiler yani husuli bilgiler, huduri bilgilerin yanına konulabilir mi? Konulabilir. Israr ve tekrar ile edinilmiş olan bilgilerden bazıları meleke haline dönüşür, melekleşirse huduri bilgi gibi insanda sabit bir bilgi haline dönüşür. İşte o zaman insan ileri yaşlarda bunasa da, aklını kaybetse dahi onları kaybetmez. Mesela kardeşini, hatta öz evladını bile tanıyamayacak duruma gelen öyle hastalar vardır ki bir ömür boyu iman ederek işlediği ibadetleri terk etmez, unutmaz. Hanımını unutan bir arkadaş tanıyorum hafız-ı Kur’an dı, Kur’an dan bir tek ayeti unutmadı. Dolayısıyla ısrar ve tekrar olması terbiyenin de bu anlama gelir. İşte Allah’ın tespih edilmesindeki temel espri de budur, yani huduri bilgi haline gelmesi husuli bilginin.
İşte bu nokta da Allemel’İnsane ma lem ya’lem ayeti kerimesi doğru anlaşılmalıdır. İnsana bilmediğini öğretti. Hem huduri bilgi ile, hem husuli bilgi ile. Hem bilginin civatasıyla hem somunuyla. Hem alt yapıyla hem üst yapıyla.
1.ALAK(EMBRİYON)SURESi
HAKKI YILMAZ TEFSİRİ
Adını ikinci ayetinde geçen alak sözcüğünden alan bu sure, Mekke’de inen ilk suredir. Alak suresini bütün incelikleriyle anlamak, onun indirilen ilk sure olduğunu bilmek ve bunu dikkate almakla mümkündür. Edebiyattaki “mukaddime” usulüne kıyas edilerek bu sureye “Kur’an’ın önsözü” de denilebilir. Bu özelliği dikkate alındığında, surenin ibaresinden, işâresinden, delâletinden ve iktizasından hareketle Kur’an’ın bütününe ulaşmak; Kur’an’da neler bulunduğu, Kur’an’ın neler içerdiği hakkında genel bir kanaate varmak mümkündür.
Bu sure ile Yüce Allah, Muhammed’i muhatap alıp ona konuşmuştur. Tek taraflı bir hitap olan bu konuşmayla, Muhammed b. Abdullah’ı tüm insanlığa gönderdiği İslam Dininin son peygamberi olarak görevlendirmiştir. Bu sure ile ona ilk mesajlarını vahyetmiş, bu mesajların gereğini yerine getirme konusunda peygamberinin zihninde oluşan bazı soruları da gidermiştir. İçeriğini daha iyi anlayabilmek için surenin yukarıda sayılan özelliklerini dikkatten uzak tutmamak gerekir.
Ayetlerin İnişleriyle İlgili Meşhur Rivayet
Peygamberimize ilk vahyin gelişiyle ilgili rivayet şöyledir:
“Bize, Yahya b. Bükeyr, ona Leys, ona Ukayl, ona İbni Şihap, ona Urve b. Zübeyr, Urve de müminlerin annesi Ayşe’den tahdis etti. Müminlerin annesi Ayşe şöyle dedi:
Rasülüllah’a ilk vahyin başlayışı, uykuda doğru rüya görmekle olmuştur. Her gördüğü rüya sabah aydınlığı gibi ortaya çıkardı. Sonraları ona yalnızlık sevdirildi. Hıra dağındaki mağaraya yalnızlığa çekilir, belirli gecelerde ailesinin yanına gelinceye kadar ibadet ederdi. Tekrar yiyecek içecek alır, yine giderdi. Tekrar Hadice’nin yanına döner, yiyecek içecek tedarik edip yine giderdi. Ta ki vahiy gelene kadar…
Birgün Hıra mağarasında iken melek ona geldi, “إقرأ oku” dedi. O da “ ما انا بقارئ Ben okuyucu değilim” dedi. Peygamber buyurdu ki: “O zaman melek beni alıp takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine, “إقرأ oku” dedi. Ben de ona, “Ben okuyucu değilim” dedim. Yine beni alıp ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine, “إقرأ oku” dedi. Ben yine, “Ben okuyucu değilim” dedim. Sonra beni üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra bırakıp:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı kan damlasınjjdan yarattı. Oku! Rabbin en büyük cömertliğin sahibidir.”
Bunun üzerine Rasulüllah, bu ayetlerle yüreği titreyerek Hadice’ye döndü. “زمّلونى زمّلونى Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!” dedi. Korkusu gidinceye kadar vücudunu sarıp örttüler. Ondan sonra, olanları Hadice’ye haber verdi. “Kendimden korktum” dedi. Hadice de:
“Hayır, vallahi. Allah seni ebediyen rüsva etmez. Çünkü sen, yakınlarına sıla yaparsın, acizlerin işini görürsün, fakire yardım eder, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak vekillerine yardımcı olursun” dedi. Ve hemen Peygamberi alıp amcasının oğlu Varaka’ya götürdü. Bu kişi cahiliye döneminde Hıristiyan olmuş bir kişi idi. İbranice yazı yazmasını bilir, İncil’den Allah’ın dilediği kadar bazı şeyleri İbranice yazardı. Ve kördü. Hadice, Varaka’ya:
“Amcaoğlu dinle! Kardeşinin oğlu ne söylüyor?” dedi. Varaka:
“Ne var kardeşimin oğlu?” diye sorunca, Rasulüllah, gördüğü şeyleri ona haber verdi. Bunun üzerine Varaka:
“O gördüğün, Allah’ın Musa’ya indirdiği Namus’tur. Ne olurdu, senin davetin günlerinde ben de genç olsaydım. Kavminin seni çıkaracakları/hicrete zorlayacakları zaman sağ olsaydım.” Bunun üzerine Rasulüllah:
“Onlar beni çıkaracaklar mı?” diye sordu. O da:
“Senin gibi bir şey getirmiş [vahiy tebliğ etmiş] bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın. Şayet senin davet günlerine ulaşırsam sana son derecede yardım ederim” dedi. Ondan sonra çok geçmedi, Varaka öldü. Ve bir müddet vahy kesildi.”[1]
Alak suresi şimdiye kadar bu rivayet doğrultusunda anlaşılmaya çalışılmıştır. Oysa ayetleri anlamanın en iyi yolu, onları Kur’an’ın diğer ayetleriyle açıklama ilkesinden hareket ederek sureyi Kur’an’ın genel çerçevesi içinde anlamaya çalışmaktır. Bu ilke, öncelikle vahyin başlangıcını anlatan ve yukarıda özeti verilen meşhur rivayetin Kur’an ışığında dikkatle incelenmesini gerektirir.
Bu incelemenin bizi ilk elde ulaştıracağı sonuçlar şunlardır:
•İlk vahiylerin uyku esnasında inmediği Kur’an ile sabittir.
(Necm/11-13) Rivayette iddia edildiği gibi ilk vahiyler rüyada inmiş ise, bunun Alak suresinden önce vuku bulmuş olması ve o rüyada inen vahye ait başka ayetlerin de bulunmuş olması gerekir. Böyle bir şeyin kabulü ise vahyin eksik toparlandığının kabulü olur ki, bu hem tarihî belgelere hem de Rabbimizin kitabını koruma vaadine ters düşer. Ayşe’den rivayet edilenler doğru ise, rivayette sözü edilen vahiyler ancak Ayşe’nin olayları hatırlayabileceği çağa ve peygamberimizin evine dâhil olduğu döneme ait olabilir.
Rivayet, Ayşe’nin ağzıyla, sanki Ayşe olaylara tanık olmuş ve anlatmış gibi aktarılmış, geniş bilgi verilmemiştir. Hâlbuki herkes tarafından bilinmektedir ki, ilk vahiyler geldiğinde Ayşe küçük bir çocuktur.
- Peygamberimiz, kendisine ilk vahiy geldiğinde korkmamış, ürpermemiştir. (Necm/13-17) Varaka gaybı bilmez, bilemez. Bu rivayette Varaka, tahminin de ötesinde, kehânette bulunmaktadır. Rivayetin peygamberlerin öz yurtlarından çıkarılmasıyla ilgili bu bölümü İbrahim suresinin 13. ayetinden alınmış gibi görünmektedir. Böylece Rabbimizin değişmez ve şüphe götürmez beyanı Varaka’ya isnat edilmiştir.
13,14.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler, elçilerine: “Ya sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkaracağız, ya da kesinlikle bizim dinimize/ yaşam tarzımıza döneceksiniz!” dediler. Rableri de elçilerine: “Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları kesinlikle değişime/ yıkıma uğratacağız ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti.
(İbrahim/ 13,14)
88,89.Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden kesinlikle çıkarırız, ya da bizim dinimize/ yaşam tarzımıza dönersiniz!” Şu‘ayb, dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize/yaşam tarzınıza dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi dışında ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz bilgisi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle toplumumuz arasında hak ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!– (A’raf/ 88, 89)
86.Ve sen Kitab’ın sana vahyedileceğini/indirileceğini ummuyordun. O, ancak Rabbinden bir rahmet olarak verildi. Öyleyse sakın kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere arka çıkma/ yardımcı olma.(Kasas/86)
Kur’an’a göre ilk vahiy Hıra Mağarası’nda değil, Mescid-i Aksa’da; Cennetu’l-Me’vâ denilen yerde gelmiştir. Hıra mağarası ile ilgili rivayetler, hem Peygamberimizi hem de vahyi rencide eder.
- Bu rivayet doğruysa, Kur’an’da tam üç tane “ikra” sözcüğünün eksik olduğunun kabul edilmesi gerekir.
- Eğer bu rivayet doğru sayılırsa, ilk mümin, ilk müslüman Peygamberimiz değil, En’âm/l4, l63 ve Zümer/12′nin hilâfına Hatice olur.
Rivayetteki “bir müddet vahiy kesildi” ifadesi karşımıza bir de “fetret” problemini çıkarmaktadır. Sözlük anlamı olarak, “bir çeviklikten sonra gevşeme, sertlikten sonra yumuşama, güçlülükten sonra gelen zayıflık, aralık, boşluk” demek olan fetret,konumuz itibariyle “tebliğsiz dönem” anlamına gelir. Bu “tebliğsiz dönem”in ne kadar sürdüğü rivayetten rivayete değişmektedir; 12, 15, 25, 40 gün, hatta 3 sene sürdüğünü iddia eden rivayetler vardır. Bu rivayetler, Fetret’in sebepleri konusunda da birbirleriyle çelişkili bir çeşitlilik arz ederler. Fetret’e, yani vahyin kesildiğine ve bunun sebebine dair rivayetler güvenilir olmaktan çok uzaktır.
Fetretin nedenlerine dair Razî’nin naklettiği şu görüşler, konuyla ilgili rivayetlerin neden güvenilir olmadığını gösterecek niteliktedir:
1- Ehl-i Beyt içinde tırnağı uzun olanlar varmış.
2- Peygamberimiz bir savaşta ayağını taşa vurup kanatmış, bunun üzerine “Sen, kanayan ve karşılaştığı şey Allah yolunda sayılan bir parmak mısın?” diye sızlanmış. Allah da buna kızmış, vahyi kesmiş.
Oysa bu olay, Sahih-i Buhari’de başka konular dolayısıyla yer alan ve ilk vahiylerin gelmesinden yıllar sonrasına ait bir olaydır.
3- Peygamberimizin evinde, torunları Hasan ile Hüseyin’e ait köpek yavruları varmış. Bu nedenle, bir melek olan Cebrail peygamberimizin evine girememiş.
Oysa peygamberimizin kızı Fatıma, Ehli Sünnet kaynaklarına göre vahyin başlangıcında henüz beş yaşlarında bir çocuktu. Şia kaynaklarına göre ise peygamberimizin nübüvvetle görevlendirilmesinden beş yıl sonra dünyaya gelmiştir. Eşi Ali ile evlenmesi ise hicretin ikinci yılında gerçekleşmiştir. İlk vahiyler sırasında çocuk oldukları iddia edilen Hasan ve Hüseyin, gerçekte hicretin ikinci yılından sonra dünyaya gelmişlerdir.
4- Yahudiler peygamberimize Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf hakkında sorular sormuşlar, peygamberimiz de “yarın cevap vereyim” demiş fakat “İnşaallah” dememiş.
Halbuki Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf’ten Kur’an’da ilk defa 69. sure olan Kehf suresinde söz edilmektedir. Alak suresi ile Kehf suresinin inişleri arasında en az on yıllık bir zaman farkı vardır.
Gerçekte fetret denen böyle bir dönem yaşanmamış, vahiy kesintisiz olarak devam etmiştir. Aslında Duhâ/3 ayeti, fetret konusuna malzeme yapılmıştır. Birçok çevirmen ve yorumcu bu ayeti, Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı şeklinde anlamış ve ilk vahiyle bu ayet arasında bir fetret döneminin bulunduğu kanısına varmıştır. Oysa Duhâ suresi, iniş sırası olarak 11. suredir. Eğer bu kabulleri doğru olsaydı, ilk vahiyden sonra -bu ayete kadar- hiç vahiy gelmemiş olması veya Duhâ suresi’nin 2. sure olması gerekirdi.
Söz konusu ayetin doğru anlamı, Rabbin sana darılmayacak ve seni bırakmayacak (Duhâ/3) şeklindedir. Yani, bu ayetle Peygamberimiz ve misyonu kesin bir dille teminat altına alınmıştır. Bu ayetteki ifadeler, ayetin içeriğine kesinlik kazandırmak [olacağın kesinliğini tembih] maksadıyla geçmiş zaman kipiyle gelmiştir. Kur’an’da bunun, -Ay’ın yarılması gibi- yüzlerce örneği vardır. Duhâ suresi’nin söz akışı da buna delâlet etmektedir.
Bu surenin iniş sebebi, Rabbimizin rahmet ve hidayeti kendine yazmış [farz kılmış] olmasıdır. Daha sonraki ayetlerden öğreneceğiz ki Rabbimiz, Rahman ve Rahîm olmasının bir gereği olarak rahmeti kendi üzerine borç kılmıştır (En’âm/12, 54); hidayeti üzerine yazmıştır (Leyl/12, Nahl/9); her canlıya rızık vermeyi üzerine borç kılmıştır (Hûd/6).
Yeryüzünde özgürlükler ortadan kaldırılarak insan onuru ayaklar altına alınıp birtakım ilâhlar, rabler oluşturulduğu, şirk, haksızlık, yanlış işler ve kargaşa yaygınlaştığı, doğadaki denge bozulduğu dönemlerde Allah, rahmeti gereği müdahale edip o toplumlara elçi gönderip kitap indirir. Allah, rahmeti üzerine borç kabul etmiştir. İşte Mekke’de bu koşullar altında Muhammed elçi seçilip vahye muhatap olmuştur.
Bu işleri kendine farz kılan Rabbimiz, insanlara hidayet etmeyi [doğru yola kılavuzlamayı]; onlara akıl ve vicdan vermek, peygamber göndermek ve kitap indirmek suretiyle yerine getirmiştir.
Yüce Allah’ın hangi şartlarda toplumlara peygamber gönderdiği, Kur’an’ın birçok suresinde doğrudan ya da dolaylı olarak dile getirilmektedir.
Allah’ın yozlaşmış toplumlara peygamberler göndermesi konusundaki ilahî sünneti gereği, tüm insanlık genel bir hidayet çağrısına muhtaç bir durumdaydı. O günün Mekke’sinde de dinî inanç yozlaşmış, bu yozlaşma ve bozulmalar sonucu yüzlerce tanrısı bulunan müşrik bir kitle oluşmuştu. Bu kitlenin giderek tâğûtî bir sistemle kaynaşması, doğrudan şirk inancının bir sonucuydu. Her tâğûtî sistemde olduğu gibi, orada da alt kesimdeki insanları hor ve hakir gören yeni firavunlar ve küstah asilzadeler türemişti. Bunlar kendi rabliklerinin ve kurdukları düzenlerin sarsılmaması için ihtirasla gayret göstermekteydiler.
Böyle bir ortamda doğmuş ve büyümüş olan Muhammed b. Abdullah, o toplumdan biri olmasına rağmen farklı bir uygulamaya tâbi tutulmuş, Rabbinin özel nimetine mazhar olmuştu. Onun henüz peygamber olmadan mazhar olduğu bu nimet, Allah’ın tektanrıcı bir müslüman olan İbrahim (as)’e de verdiği “doğruyu bulma yeteneği”nin ona da bahşedilmiş olmasıydı (Enbiya/51).
O, kendisine bahşedilen bu anlama ve kavrama yeteneği sayesinde dalâletten kurtulmuş, tevhîd mücadelesi veren, bu uğurda toplumuyla tersleşen bir kimliğe bürünmüştü. Artık onlardan biri değildi, aksine onların şirkini ve tâğûtî düzenlerini protesto ediyordu.
O tarihte Kâbe, Mekkelilerin halka açık parlamentosu, ibadet merkezi idi. Kâbe’de yaptıkları ibadetler; beytin çırılçıplak tavaf edilmesi, ıslık çalarak ve el çırparak gösterişle salat ikame edilmesi şeklindeki yozlaşmış ibadetlerdi (Enfâl/35). Kâbe’nin içi ve çevresi, sahte tanrıların yüzlerce heykeliyle doluydu. İdare ise yöresel firavunlar mesabesindeki Daru’n-Nedve üyelerinin kontrolündeydi. Ne var ki, artık aralarında onlara karşı koyacak kimsesiz bir adam vardı: Muhammed b. Abdullah.
Kâbe’nin Arablar arasındaki işlevini de dikkate alarak, bir karşılaştırma ve tespit yapmak için önce o günün Mekke’sinin emiri, kerîmi Ebu Cehl’i, sonra da yine Mekke’de doğmuş-büyümüş Muhammed b. Abdullah’ı düşünmek gerekir.
Bu hal ve şartlar içinde, Muhammed b. Abdullah bir gece Kabe’de salat etme; birin aydınlatma, sosyal destek sağlama girişiminde bulunmuş fakat bu arzusu Ebû Cehl tarafından engellenmişti. (Alak/9-10). Bakara/185′e göre Ramazan ayı içinde yer alan bu gece, Duhân/3′teki adıyla “Mübarek Gece”, Kadr suresi’ndeki adıyla “Kadr Gecesi”dir. Alak/9-10′da bahsedilen “kul”, ittifakla Muhammed b. Abdullah’tır.
Bu tartışma ve salattan engelleme sonrasında Muhammed b. Abdullah, bulunduğu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürür. Nitekim bu olay İsrâ/1′de, “Yürüten… Allah tarafından yürütülen” ifadeleriyle anlatılır,
Mescid-i Haram’ı biliyoruz, ama Mescid-i Aksa neresidir?
Kur’an’da geçen Mescid-i Aksa, bugünkü bildiğimiz Kudüs’teki Mescid-i Aksa değildir. Kur’an’da geçen Mescid-i Aksa, Mekke’de; Haram bölgenin kenarında, Taif yolu üzerinde, Cirâne vadisinin yamacında eski bir mesciddir. İslâm’ın ilk yıllarında Kudüs’te bulunan -bu günkü Mescid-i Aksa’nın yerindeki- mescidin adı Beytü’l-Makdis’tir. Beytü’l-Makdis’in inşası Süleyman Peygambere dayanır. Abdülmelik b. Mervan, Beytü’l- Makdis’in yıkıntıları üzerine bugünkü mescidi yapmış ve adını da “Mescid-i Aksa” koymuştur. Kur’an’da adı geçen mescitle ilgisi bulunmamakla beraber Abdülmelik’in yaptırdığı bu mescid de aynı isimle meşhur olmuştur. Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi inşaallah İsra suresi’nin tahlilinde verilecektir.
Muhammed b. Abdullah’ın geceleyin yürütülüşünün nedeni, İsra/ 1’den öğrendiğimize göre, Rabbimizin, ayetlerinden bir kısmını ona göstermeyi irade etmesidir:
Kulunu, bir gece, âyetlerimizden/ alâmetlerimizden/ göstergelerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram’dan bir kenarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Zat, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir. (İsrâ/1)
Orada neler oldu?
6,7.Ve müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve egemenlik kurmuş olan, en yüksek ufukta idi. 8,9.Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. 10.Hemen de kuluna, 14.son kiraz ağacının yanında 15.–ki yanında oturmaya değer konaklama yeri vardır– vahyettiğini vahyetti. 16.O zaman kiraz ağacını kaplayan kaplıyordu.11.Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 12.Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz?/Onun gördüğü şey hakkında o’nunla mücâdele mi ediyorsunuz?
13.Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. 17Göz şaşmadı ve azmadı. 18Andolsun, Rabbinin alâmetlerinin/göstergelerinin en büyüğünü gördü. (Necm/7-18)
Evet, en büyük ayeti gördü: Vahiy aldı, peygamber oldu. İlk aldığı vahiy “ikra!”dır.
Muhammed b. Abdullah artık bir peygamberdir. Bundan sonra sadece Rabbi adına hareket edecektir.
Musa (as) ve Muhammed (as)’in ilk vahiy alışları arasında benzerlik vardır. Musa bir ateş görür, ateşten bir parça kor almak için ateşe doğru yürür ve dağa çıkar. Orada bir ağaçtan tecelli [görüntü ve ses] etmesiyle vahye muhatap olur. Muhammed de Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürür ve orada son sidre ağacından bir tecelli ile vahye muhatap olur. (Kasas/30 ve Tâ-Hâ/9-24. ayetleri tetkik ediniz.)
MEAL:
RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA
1-2.Oluşturan; insanı embriyondan oluşturan Rabbinin adına öğren-öğret!
3-5.Öğren -öğret!
Senin Rabbin ise kendilerini üstün biri sayan o kişilerden daha üstün olandır. Senin Rabbin ki kalemle öğretti. O, insana bilmediğini öğretti.
TAHLİL
1-2.Oluşturan; insanı embriyondan oluşturan Rabbinin adına öğren-öğret!
Ayetin orijinalindeki “İkra” sözcüğü, “karae” fiilinin emir kipidir. Bu sözcük İbranice ve Süryanice’de de mevcuttur. Meselâ, şu anda bile Süryanice’de “okumak” sözcüğü için “kıryono” kullanılır. “İkri” sözcüğü de “adımla, oku” anlamındadır. Araştırmacılar “ikra” sözcüğünün hangi dilden diğerine geçmiş olduğu konusunda kesin bir kanaat sahibi değildirler.
Henüz defter-kitap ortada yokken karae sözcüğü,“hayız kanının rahimde toplanması ve dışarı atılması” anlamına üretilmiş [vaz edilmiş] ve zaman içerisinde de kadınların hayızlı günleri ile hemen arkasından gelen kanamasız günleri kapsayan dönemlerin adı olarak kullanılmıştır. Nitekim sözcüğün Bakara/228′deki kullanımı da bu anlamdadır.
Daha sonra sözcük, istiare [ödünç alma] yoluyla “bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak, başka yerlere nakletmek” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. “Develerin hamile kalarak yavruyu rahimde taşıyıp sonra da doğurmasına” karaet’in-nâqatu denilirdi.[2]
Aynı sözcük, yukarıdakilere ek olarak “harfleri, kelimeleri, cümleleri ya da bilgileri bir araya getirip bir başkasına nakletme” eylemi için de kullanılmaktadır. Zaten bu sözcüğün “okumak” anlamında kullanılma nedeni de budur.
Ne var ki, karae sözcüğünü “okumak” diye çevirmek yeterli olmadığı gibi, böyle çevrilmesi onun Kur’an’da neden kullanıldığını anlamak bakımından da yanlış sonuç verir. Çünkü Türkçe’de kullanılan “okumak” sözcüğünün karşılığı, Arabça’da “tilâvet”tir. Buna, hazırdaki bir metni okumak diyebiliriz. Ancak Kur’an’ın ikra sözcüğü ile bu anlamda bir okumayı kasdetmediği açıktır. Nitekim “6-8Bundan böyle sende bilgi birikimi sağlayıp onu başkalarına ulaştırtacağız sonra da sen unutmayacaksın/ terk etmeyeceksin. Ancak Allah dilerse başkadır. Kuşkusuz ki O, açığı da bilir, gizliyi de. Ve sana “En Kolay Olan”ı/ seni en çok mutlu edecek olan şeyleri kolaylaştıracağız”[3] ayeti göstermektedir ki, kıraat, “önce bir şeyleri zihinde, kitapta vs. toparlayıp-hazırlayıp, sonra başkalarına sözlü ya da yazılı olarak aktarmaktır.” Bir gazeteyi, dergi veya kitabı sessizce okuyup bir şeyler öğrenmek,kıraat sözcüğünün ifade ettiği “okumak” değil; tilâvet sözcüğünün ifade ettiği “okumak”tır. Görüldüğü üzere ikra sözcüğünün temel anlamı tek bir sözcükle ifade edilememektedir. Meal ve tahlilde ikra sözcüğüne “oku” diye anlam vermiş olsak bile, doğrusu açıkladığımız gibidir. Bu husus dikkatten kaçırılmamalıdır.
Bu durumda, konumuz olan ikra emrinden, Peygamberimizde bir şeylerin biriktirileceğinin ve sonra da bunların yine ona dağıttırılacağının anlaşılması gerekir. Diğer bir ifadeyle, Peygamberimiz Allah’tan bir şeyler öğrenecek; öğrendiklerini de insanlara sözlü veya yazılı olarak öğretecektir. Kendisine ikra ile emredilen [verilen görev] işte budur.
Bu konuda şu ayetlere bakılabilir: İsrâ/14, 45, 93, 106; Nahl/98; Şu’arâ/199; A’râf/204; İnşikak/21; A’lâ/6 ve Müzzemmil/20.
Ancak unutulmamalıdır ki, bu ayetler kendisine vahyolunduğu zaman Peygamberimiz henüz neyi okuyacağını, zihninde neyi toparlayacağını, neyi depolayacağını, neyi taşıyacağını ve neyi dağıtacağını bilmemekteydi.
Hûd/1’de belirtildiği gibi, Kur’an’ın önce ihkam [yasalaştırma], sonra tafsil [detay, ayrıntı] üslûbu doğrultusunda olmak üzere, Kur’an’ın önsözü mahiyetinde olan bu surede işaret edilenler, ileriki ayet ve surelerde detaylandırılacaktır,
Kur’an sözcüğü de bu kökten türetilmiş “furkan” kalıbında mastar ve isimdir. Allah’ın son vahyine isim olarak koyduğu bu sözcük, “emir, nehiy, kıssa, toplanıp dağıtılan [Allah’tan alınıp, kullara tebliğ edilen], Allah’tan öğrenilip kullara öğretilen” anlamına gelmektedir.
Özetle, ikra emri, toplamak ve dağıtmak anlamı ekseninde “vahyolunacakları zihninde toparla/oku/dağıt, tebliğ et” anlamına gelir. Bu nedenle biz burada “ikra’” emrini, “öğren öğret” diye ifade etmeyi uygun gördük.
Verilen görev, Yaratan Rabb adına olup yerine getirilecek görevde kişisel bir amaç ve çıkar söz konusu değildir.
Peygamberimiz bundan böyle Rabbini de yavaş yavaş tanıyacaktır: Yaratan, ekrem [en üstün olan], kalemle öğreten… Daha sonra Rabbülalemin [tüm yaratıkların programcısı], Rahman [çok merhametli], Rahîm [hep merhametli], Mâlik-i yevm’id-dîn [karşılık gününün hükümdarı], Rabb’ul-felâk [çatlamanın programcısı], Rabb’un-nâs [insanların programcısı], Habîr [her şeyden haberi olan]… Vahiy geldikçe Rabbimizin “Esma-i Husnâ” dediğimiz güzel isim ve sıfatları da yavaş yavaş öğrenilecek ve Rabbimiz kendisine layık bir şekilde tanınacaktır.
Rabb, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak birtakım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten” demektir. Bu sözcük, mutlak anlamda sadece Allah için kullanılır. İnsanlar için, “evin rabbi”, “işyerinin rabbi” şeklinde kullanılır. Bu ifadeye en yakın anlamlı sözcük, Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiş olan “patron” sözcüğüdür. Bu sözcük, her ne kadar yakın anlam ifade etse de, sadece ticarete özgü bir ifade olması nedeniyle rabb kelimesinin birebir anlamı sayılmaz. Bu nedenle, “rabb” kelimesini bir iki sözcükle ifade imkânı olmadığından Mealimizde sözcüğü Arapça haliyle bırakmak zorunda kaldık. O nedenle okurlarımız, yukarıdaki tanımı belleklerinde iyi tutmalıdırlar.
Rabb kavramı,“yaratan” ve “ilâh” gibi kavramlarla karıştırılmamalıdır.
Allah’ın rabb özelliği zerreden kürreye her nesne üzerinde ilk var oluşundan itibaren başlayıp son aşamaya kadar devam eder. Hiçbir varlık bu programdan ayrı değildir. Rabb sıfatı Kur’an’da en çok yer alan sıfattır. Öyle ki, tam 903 kez yer alır.
Ayetin orijinalindeki Alak sözcüğü, kelimenin sözlük anlamlarının dışında olarak eski tefsirlerde “kan pıhtısı” şeklinde karşılanmıştır. Bunun nedeni, ya ilk Yunan hekimi Hipokrat ve takipçilerinin etkisi, ya da düşük yapan bir kadında, düşük halindeki ceninin rahim kanıyla karışık görüntüsünün kabaca izlenimiydi.
Alak sözcüğü, “birleşmek, bitişmek, asılı olmak, cezp etmek, gönülden sevgi ve aşk”[4]anlamlarına gelir.
İnsanın yaratılışındaki “alak” evresi, “nutfe” evresinden sonradır (Mü’minûn/14, Hacc/5). Nutfe tarafından döllenen yumurta, rahime yapışır. Böylece embriyon, rahim üzerinde bir kök oluşturarak rahime çengelle asılmış gibi bir görünüm arz eder ve o kök ile beslenir. Rahime asılı bu döllenmiş yumurta adeta bir parazit pozisyonunu andırır. Başka bir ifadeyle aslında bu “larva”, yani embriyon kurtçuğu, parazitin bizzat kendisidir. Cenin, hamilelik süresince bir parazit olarak anneden beslenir.
Bu ayetten şu anlamları çıkarmak mümkündür:
Allah en basit, en olmadık şeyden mükemmel insanı yaratandır veya kibirli olanı [Ebu Cehl’i ve benzerlerini] pis bir şeyden yaratandır. İnsanın evveli cife [iğrenç şey], ahiri lâşedir [leş]. Öyleyse bu kibir niyedir?
Esasen, sadece insan değil, canlıların birçoğu da alak’tan yaratılmıştır. Ayette sadece insanın zikredilmiş olması, biyolojik canlılar içindeki tek akıl sahibi olup teklife muhatap alınması sebebiyledir.
Ayetten işaret anlamı olarak “koskoca insanı küçücük bir hücreden yaratan Rabbin, bir Muhammed’den de koskoca bir ümmet yaratacaktır” mesajı da alınabilir.
Alak/embriyonun mahiyetinin bu ayetin indiği dönemde henüz tam bilinmediği dikkate alınırsa, bu ayet içeriği itibariyle bugün mucize niteliği de taşımaktadır.
Anlatımlar Ebu Cehil’in şahsında tekil insana yönelik olmasına rağmen tüm insanlığı içine almaktadır.
Alaktan oluşturma
“ خلق halq” sözcüğü, Allah’a ait olan “yoktan var etme” eylemi değil, terzinin kumaştan elbise yapması, marangozun keresteden dolap yapması gibi “bir nesneden başka bir şey yapma” veya “uydurma; oluşturma” demektir.[5]
“خلق halq” sözcüğü Kur’an’da sadece Allah’ın yaratması için kullanılmaz.
Meselâ, Fecr suresinin 8. ayetinde Rabbimiz “Ülkelerde benzeri yaratılmamış olan sütun sahibi İrem’e” demek suretiyle Babil bahçelerini/kulelerini tanımlarken “لم يخلق مثلها Lem yuhlaq mislüha [benzeri yaratılmamıştı]” ifadesini kullanmıştır. Bizler biliyoruz ki, İrem’i yapan, Kur’an’daki ifadesiyle “halq” eden [yaratan] insanlardır.
Bundan başka, Rabbimiz Âl-i Imran suresinin 49. ayetinde “…انّى اخلق لكم enni ehlüqu leküm [sizin için yaratırım] …” ve Maide suresinin 110. ayetinde “ واذ تخلق ve iz tahlüqu mine’t-tıni [hani sen çamurdan yaratıyordun] …” diyerek yaratma sözcüğünü İsa Peygamber için, Ankebut suresinin 17. ayetinde “…وتخلقون إفكا ve tahlüqûne ifken [iftira yaratıyorsunuz] …” diyerek müşrikler için kullanmıştır.
“Halq” sözcüğünün yedinci yüzyılda inen bu ayette “mâ-i mevsule” ile kullanılışı ise, biyoloji bilimi açısından tam bir mucize mahiyetindedir. Bu konuda daha fazla detay, Necm suresinin 45 ve 46. ayetleri ile Abese suresinin 18-20. ayetlerinde karşımıza çıkacaktır.
3-5. Öğren -öğret!
Senin Rabbin ise kendilerini üstün biri sayan o kişilerden daha üstün olandır. Senin Rabbin ki kalemle öğretti. O, insana bilmediğini öğretti.
Bu suredeki “rabbike” [senin Rabbin] ifadesi, Fatiha suresinde “Rabbi’l-âlemîn” [âlemlerin Rabbi] olacaktır.
Ayet mealinde karşılığı [ise] olarak verilen vav, ayetin anlamı açısından son derece önemlidir. Çünkü vav sözcüğünün oradaki kullanılışı, cümlede bir mukayese yapıldığını göstermektedir. Ebu Cehl’in Kabe’de salat eden, sosyal faaliyetlerde bulunan Muhammed (as)’i engelleyişi ve hezeyanları, mukayese edilenin Ebu Cehl olduğunu gösterir. Yani, “o [Ebu Cehl] kerîm [cömert, saygın] ise, senin Rabbin ekrem’dir [en cömert, en saygın, en üstün olandır] anlamı ortaya çıkar.
Ayetdeki vav ihmal edildiği için meal ve tefsirlerin çoğunda “ise” sözcüğü bulunmamaktadır. Bu yüzden de ayetin işaret ettiği Ebû Cehl’in kerimliği akıldan uzaklaşmakta ve cümle sağlıklı olarak anlaşılamamaktadır.
Allah, Kendisini Peygamberimize tanıtmaya başlıyor: Rabb, yaratıcı, en cömert, en üstün ve bilgilendirici…
Kullar açısından en önemli, en gerekli şey ilimdir. Demek istenmektedir ki, bundan sonra Allah ilim akıtacak, vahyedecek ve Peygamber de onları toparlayacak; ezber edecek, yazdıracak ve insanlara tebliğ edecektir.
Peygamberimiz tâğûtla, tuğyanla, şimdilik ilimle mücadele etmeli; yani herkesi bilgilendirmeye çalışmalıdır.
Kalem ilmin sembolüdür. İşaret anlamıyla, gönderilecek vahiylerin kalemle yazılmasının, zapturapt altına alınmasının gereğine işaret eder. Zaten Peygamberimiz de her ayeti kâtipler eliyle yazılı hâle getirmiştir.
Kalem mecazî bir ifadedir. Kalem insanlığın gelişiminde ve yücelmesinde rol oynamış en önemli alettir. Kalemden amaç bilgidir, eğitimdir, okuldur, her türlü eğitim malzemesidir. Buradan, eğitimin tüm alt ve üst yapısının hazırlanması gereğini de anlamalıyız.
Kalem, mecaz olarak ele alınmaz ise, uydurma rivayetler ön plana çıkıverir, Arş’ın etrafına melekler oturtulur, önlerine hokkalar konur, peygamberimiz de miraçta kalemlerin gıcırtısını dinler ve gelir anlatır.
(İ. Eliaçık)
Malum, Hz.Muhammed’e [selam O'na] ilk gelen ayetler ALAK suresinin ilk beş ayeti idi. Hz.Muhammed [selam O'na] Hira mağarasına çekilip derin düşüncelere daldığında kendisine böyle ayetler geleceğini beklemiyordu. 35 yaşına bastığında kendiliğinden biriken bir VİCDANİ UYANIŞ ile mağaralara çekilmeye, Mekke’de yaşanmakta olan vahşet ve insanlığın gidişatı üzerine düşünmeye başlamıştı , Çünkü o dönem kadınlar lüks genelevlerde çalıştırılıyor, kızlar diri toprağa gömülüyor, ALLAH tasavvufu yitiriliyor, dönemin önderleri ilahlaştırılıyor, putlaştırılıp onlara tapılıyor, onlardan medet umuluyor, aracı kılınıyor, halk sömürülüyordu ..
İşte böylesi bir ortam da bazen kırk gün kırk gece gelmiyor, mağarada kalıyor ve dağlarda tepelerde dolaşıyordu. Hatta bazı geceler gözünü tek bir noktaya dikerek sabaha kadar yıldızların ötesini seyrettiği oluyordu. İşte BİN AYDAN HAYIRLI böylesi bir gecenin şafağında vicdanının derinliklerinde yankılanan o ilk sesleri duydu: [Oku! yaratan Rabbinin adıyla. İnsanı alâk'dan - alak'adan sevgiden yarattı. Oku! Senin Rabbin çok cömerttir. Kalemi öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti]
- Tarihin akışını değiştiren İLK MESAJLAR işte bunlardı ..
Peki, verilen ilk mesajlar o gün için ne anlama geliyordu? Aslında İGRA, HALG, RABB, İNSAN, ALAG, KEREM, KALEM ve İLM kavramları her şeyi anlatıyor. Ancak bu makale çerçevesinde bunlardan sadece İGRA yani [oku] üzerinde durmak istiyoruz. Bundan dolayıdır ki, burada üzerinde düşünülmesi gereken ilk konu OKU kelimesinin neye işaret ettiğidir.
Geleneksel inanışa göre Hz.muhammed okuma yazma bilmiyordu, peki durum gerçekten de böylemiydi. Okuma yazma bilmediği için mi ilk emir İKRA olmuştu. Bu ne anlama geliyordu, ve Resulullah bu ilk ayet’ten sonra neyi okumaya başlamıştı. Evet bu ilk ayetten maksat okuması ise, O’nun eline bir kitap verilmesi ve O’nun da bu kitabı okuması gerekirdi, Oysa eline ne yazılı bir metin verilmişti, ne bir sahife halinde, ne bir perşomene veya bir deriye evet evet ortada hiç bir nesne yoktu, Peki vicdanın derinliklerinde duyulan ilk söz OKU’nun gereği neye bakılarak nasıl yapılacaktı ..
Bunu anlayabilmek için meseleye çok farklı bir pencereden bakmak gerekiyor, yoksa işaret edilen yer yerine işaret parmağıyla oynar dururuz, Evet OKU denilmişti ve okumalıydı, fakat Hz.muhammed’in kendi beyanına göre OKUYAMIYORDU, OKUması gereken şeyi okuyamıyordu çünkü O bir ÜMMİ idi ..
Peki ÜMMİ deyimi birbiri ardına yazılan harflerı okuyamamak okuma yazma bilmemekmiydi ? ..
Kur’an’ı kerim’e göre araplar bu konuda iki kısıma ayrılıyordu:
- 1-] EHL-İ KİTAP yani okuyanlar tevrat’ı ve incil’i okuyanlar ve yazanlar
- 2-] ÜMMİLER yani okumayan tevrat’ı ve incil’i okumayan ve yazmayanlar
Kur’an’ı kerim o gün yaşamak da, olan arapları ve diğerlerini: TEVRAT ve İNCİL’i okuyanlar ve okumayanlar olarak ikiye ayırıyor bu kitapları [okumayanları] ise ÜMMİ olarak nitelendiriyordu, bu husustaki yaklaşım şöyleydi: Bir grup insanlar vardı ki bunlar sadece tevrat’ı veya hem tevrat’ı hem incil’i okuyor bunun yanısıra bir grup insanlar da [matbaa] olmadığından bu kitapları yazarak çoğaltmayı görev biliyorlardı [yazıcılar] Bir grup insanlarda bu kitapları okumuyor kabe’deki çeşitli putlara tapıyor aracı kılıyorlardı. Çok küçük bir gurup da ne bu kitapları okuyor yazıyor ne de kabedeki putlara tapıyor aracı kılıyorlar dı. İşte bu kişilere de HANİF’ler denmekteydi. Gerek Hz.muhammed, gerekse ebu bekir es-sıddık bu hanifler grubuna dahil olarak ÜMMİ’ler diye adlandırılan ve EHL-İ KİTAP olmayan kimselerden idi, yani tevrat ve incil’i okuyup yazmışlardan değillerdi.
Bu sebepten dolayıdır ki KUR’AN da Hz.muhammed’e: [.. O ÜMMİ BİR ALLAH RESULÜDÜR ..] [a'raf suresi 158. ayet] Olarak nitelendirir ve devam eder [.. EHL-İ KİTAP'A VE ÜMMİ ARAPLARA SOR ..] [al-i imran suresi 20. ayet] ve yine bir başka ayet’te [SEN BUNDAN ÖNCE BİR KİTAP OKUMUYOR VE SAĞ ELİNLE O'NU YAZMIYORDUN] [ankebut suresi 48. ayet] Diye hitap ediliyordu
Şayet dikkatli ve peşin hükümsüz olaya yaklaşırsak görürüz ki sadece EHL-İ KİTABA VE ÜMMİ ARAPLARA SOR ayeti dahi o gün için yaşayanları ikiye ayırdığını yani: tevrat ve incil’i okuyanların EHL-İ KİTAP. Buna karşılık tevrat ve incil’i okumayanları ÜMMİ olarak nitelendirdiğini görürüz. Bir de işin bir diğer yanı var oda şu: OKU’MA ve OKUYAMAMA kavramlarının burada taşıdığı anlam, İşte tam da bu bağlamda İKRA yani OKU hitabında işaret edilen mana acaba neydi ? ..
İKRA sözcüğünün Hz.muhammed’e söylendiği anı ve yeri o gün ki şartları göz önüne getirelim, Yer bundan yaklaşık 1400 küsür yıl evvel hira tepesindeki bir mağara [HİRA] ve elde okunabilecek hiç bir yazılı metin yok
Şimdi bu hususa lütfen çok dikkat edin ..
Cebrail İsimli melek tarafından getirilen vahy’de OKU diyor. Fakat eline hiç bir yazılı nesne verilmiyor, şayet gerek kağıt üzerine, gerek taş, gerekse kemik her ne üzerine yazılı olursa olsun, verilen yazılı bir metin verilmiş olsaydı ve Hz.muhammed BEN ÜMMİYİM ONUN İÇİN BUNU OKUYAMAM deseydi. Bu olayı Hz.muhammed’in okuma yazma bilmediğine yorabilirdik. Ne var ki olay asla öyle cereyan etmiyor ..
İlk ayet vahy olunup da OKU denildiğinde, OKU’nun muhattabı Hz.muhammed şu cevabı veriyor: MA ENE BİKARİYYUN yani OKUYABİLENLERDEN DEĞİLİM [Bakınız elmalılı hamdi yazır hak dini kur'an dili tefsiri 8. cilt]
Burada şu hususa dikkatinizi çekelim. Bir kişiye durup dururken OKU derseniz, bu isteğe karşı alacağınız cevap kim olursa olsun NEYİ OKUYAYIM olacaktır. Çünkü o kişi sizin neyi OKU dediğinizi bilmediği için tabii olarak soracaktır. Şayet OKU hitabına karşılık NEYİ OKUYAYIM sualiyle karşılaşmamışsak, bu durum bize şunu gösterir: Hitap edilen kişi kendisinden neyi okuması istendiğini bilmektedir. Evet nitekim Hz.muhammed’de kendisine İKRA yani OKU dendiğinde NEYİ OKUMASI GEREKTİĞİNİ BİLİYORDU ancak O-KU-YA-MI-YOR-DU ! ..
Bu O-KU-YA-MA-MA’nın anlamı yazılı herhangi bir metni eline alıpta harfleri deşifre edememek değildi, Okuma yazması olmamak anlamında OKUYAMAMAK da, değildi, Öyle ise neydi. Evet o ana kadar OKUYAMAMIŞ ve OKUYAMAMANIN sıkıntısı için de olan OKUMAK için OKUYABİLMEK için aylar boyu mağaraya inzivaya çekilen Hz.muhammed’in OKUMAK OKUYABİLMEK istediği şey neydi ..
Geçmiş de bir takım insanlar, olayın derinliğine girmedikleri için, ancak okuma yazma bilmeyen bir Resulun tebliğ edeceği KUR’AN’ın mucize olacağını sanmışlar ve dolayısıyla işin derinine inmeden ve hatta bazı gerçeklere giden yolları da tıkayarak OKUMAK ve YAZMAK bilmeyen bir ÜMMİ resul kavramına saplanıp herkese de bu düşünceyi empoze etmişlerdir, Zannetmişlerdir ki böylelik ile ALLAH resulü daha bir büyüyecektir. Bu Hz.muhammed’i ve O’nun getirdiklerinin bildirdiklerinin azametini ve O’nun gerçek büyüklüğünü kavrayamamanın sonucu değilse nedir
- Sözlükte İQRA mastar olarak :
- OKUMAK İNCELEMEK, SELAM SÖYLEMEK, BİR ARAYA GETİRMEK, TAŞIMAK demek ..
- Okutmak, öğretmek (iqrâen)
- Birisinin okumasını istemek, dikkatle inceleyip araştırmak (istiqrâ)
- Okuyan, okuyucu, okur (qârî)
- Hayız, hayızdan temizlenme (qur)
- Okuma, okuyuş, kıraat (qırâat)
- Medyumluk, fal bakma (qırâeh)
- Rahle (mıqra)
- Okunmuş, okunan (maqrŭ)
- Okunanlardan toplanan (qurân)
- Doğurmak (qare’e’l-hâmileh)
- Devenin rahminde meni tutunmak (garae’l-nâgati)
- Yel vaktinde esmek (garae’l-riyâh) kelimelerinin tümü bu kökten ..
Eski Türkçe’de YÜKSEK SESLE SESLENMEK, ÇAĞIRMAK OKUMAK ifadesi [okı-mak] şeklinde söyleniyordu. Fransızca ecole sözcüğü buna benzetilerek yeni Türkçe’de [1935] Arapça mektep ve medrese yerine okuma, öğrenme yeri anlamında okul şeklinde yeniden türetilmiş. İlginçtir, gerçi kelimenin kökünde de bu anlam var ama yukarıdaki YARATAN RABBİNİN ADIYLA OKU ayeti Türkçedeki YÜKSEK SESLE SESLENDİR, ÇAĞIR, DİLE GETİR, anlamında kullanıldığında bağlama uygun düşmektedir ..
- Demek ki bunun için bir OKUMA yapılması gerekiyor ..
Öyle ki bu okuma insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu, akışı içine alan ve varoluşun özünden gelen derin bir SESLENİŞ, ÇAĞRI VE DİLLENDİRME şeklinde bir okuma olmalıdır. Eşyanın manasını ve yaşamın anlamını gösteren ve örnekleyen bir okuma olmalıdır. Bu anlamda ayetteki okuma YAZILI BİR METNİ YÜZÜNDEN OKUMAK, TİLAVET ETMEK’ten ziyade bir eylem çağrısı olup Türkçedeki EZAN OKUMAK [yükses sesle çağırmak] MEYDAN OKUMAK, GÖZLERİNDEN OKUMAK, YÜZÜNE YÜZÜNE OKUMAK, HAYATI OKUMAK, RAHMET OKUMAK deyimlerindeki OKUMA’nın kullanılışı gibidir ..
Evet okunması gereken bir şeyler vardı ve okuması gereken birinin olması gerekiyordu ALLAH [cc] tarafından peygamber olarak vazifelendirilecek olan Hz.Muhammed [selam O'na] insanların başı boş olmadığını kainatta atomdan güneş sistemlerine yıldızlardan galaksilere kadar her şeyin kudsi bir gaye için dönüp dolaştıklarını kainatın umum heyetiyle ulvi bir maksada hizmet ettiğini bildirip ilan edecek OKUYACAK olan kişiydi. Bu kişi ahlaksızlık çamurunda boğulmaya yüz tutmuş insanlığa en güzel ahlakı dersi vererek kurtaracak meydan OKUYACAK olan kişiydi ..
Bu zat kainat niçin var edilmiş? İnsanlar nereden gelmişti? Niçin gelmiş ve nereye gidecekler gibi suallere en güzel cevapları verecek olan sünnetullahı OKUYACAK olan kişiydi. Bu kişi insanın sahibinin insanlardan neleri istediğini razı olduğu ve olmadığı şeylerin neler olduğunu gayet açık bir şekilde beyan edecek İnsanlığa OKUYACAK olan kişiydi..
Bu kişi yalnız bir kavme bir millete değil bütün insanlığa ALLAH’tan aldığı emirleri bildirecek ilan edecekti. İşte bütün dünya gibi Arabistan Yarımadası da böylesine büyük vazifeleri yerine getirecek zatın ortaya çıkmasını bu kokuşmuş düzene MEYDAN OKUMASINI dört gözle bekliyorlardı ..
- Şimdi O’nun ilk emir olan İKRA’dan sonra ne yaptığına bir göz atalım:
Öncelikle vahyi [yüklenmiş] onu şehre [insanlığa] [taşımış], meydana atılarak Mekke’de hüküm süren Tanrı, din ve Kabe istismarına dayalı tefeci bezirgan düzenini yani [yeda Ebu Lehep] düzenini tam bir MEYDAN OKUYUŞLA sarsmış, vaktinde esen yel misali esmeye başlamış, tarihin önüne çıkarak kendini peygamber olarak tanıtmıştır. İşte bu OKUMA [yüklenme, taşıma, esme, meydana okuma] tam yirmi üç yıl sürmüştür.
OKUMA ayetler gelmeye, yel gibi esmeye başladıktan sonra da gelen ayetler üzerinde düşünmesinin ve dikkatle/tane tane okumasının [tertil] istendiğini görüyoruz. Gelen ayetleri tane tane, dikkatle okuyalım bakalım, bu sözler hiç okuma bilmeyen birisine söylenir mi ? ..
Sen ey büyük işi yüklenen! Gece yarılarında kalk! Ortasında, başında veya sonunda. Kuran’ı düşüne düşüne oku! Biz sana ağır bir sorumluluk yükleyeceğiz.Bu nedenle gece vakti, ruh dinginliği ve sağlıklı okuma için daha elverişlidir.Çünkü gün boyu seni zorlu bir uğraş bekliyor [Müzzemmil suresi 1-7. ayetler]
Ayette geçen Kuran’ı tane tane ağır ağır, düşüne düşene oku[Rettili'l-qur'âne tertilâ] ifadesi Hz. Peygamber’in okumayı bildiğinin apaçık göstergesidir. Öyle ya bilmeseydi nasıl tane tane okuyacaktı ? ..
Keza sonraki ayette gece kalkışının naşiete’l-leyl ruh dinginliği eşeddu vat’an ve sağlıklı okuma eqvemu qiyla bakımından daha elverişli olduğu beyan ediliyor. Demek ki Hz. Peygamber gece vakitleri kalkarak saf bir ruh dinginliği içinde Kuran üzerinde düşünmekte ve tane tane sağlıklı okumalar yapmaktadır. İşte buradaki okuma bildiğimiz anlamda bir okumadır. Tüm bu izahlardan sonra okumanın bizim anladığımız şekilde klasik manada OKUR-YAZARLIK ile bir alakası olmadığını, daha iyi anlayabiliriz. Fakay yine de bir kaç örnek ile konuya açıklık getirelim ve gençlerimizin daha iyi idraak edebilmesi adına Spor’dan bir örnek verelim ..
Bu gün futbolda bir deyim vardır, OYUNU OKUMAK. Biline ki burada OKUMAK’dan murad edilen yazılı bir metni okumak değildir. MAÇI OKUMAK maçın gidişini, oyunun stilini, tarzını, takımların taktiklerini, oyuncuların kapasitelerini özelliklerini ve zaaflarını okumak demektir. Maçı oyunu iyi okuyan teknik direktör, oyun için gerekli tedbirleri alarak icap eden taktik ve değişiklikleri yaparak takımının maçı kazanmasını sağlar, İyi bir teknik direktör daha maçın başında oyunu okur ve oyun içerisindeki gerekli tedbirleri alarak oyuncularına gerekli taktikleri verir, işte tam da bu bağlam da Zaten o dönem de ortada okunması istenilen herhangi bir yazılı metin olmadığına göre OKU yani İKRA ayeti ile şu denmek istenmiş oluyor:
DÜŞÜNDÜĞÜN SORUMLULUĞU YÜKLEN, ONU ŞEHRE/İNSANLIĞA TAŞI, İNSANLARI BUNA ÇAĞIR, ZÜLME MEYDAN OKU, HAYDİ UYANIŞI BAŞLAT VE HAREKETE GEÇ. İnsanı sevgi ve merhametinden yaratan, kalemi öğreten ve daha bilmediği nice şeyleri öğreterek onu varlık ve oluş alemine çıkaran cömert Rabbin seninledir ..
Şu halde İslam’ın ilk emri DÜŞÜN, SORUMLULUK YÜKLEN, MESAJI TAŞI, ONA ÇAĞIR, HAREKETE GEÇ VE ZULME MEYDAN OKU olmak icabeder. Bunun böyle olduğunu Hz. Peygamber’in OKU emrini aldıktan sonra ne yaptığına bakarak anlamamız da mümkündür. O, bu ilk ayetlerden sonra aynen yukarıdaki işleri yapmıştır ..
Örneğin OKU dendi diye Mekke’de okuma yazma seferberliği başlattığı veya kendisine kitaplarla dolu kütüphane aradığı görülmemiştir. Çünkü OKUMA’yı böyle anlamamıştı, Çünkü o OKUMA-YAZMA biliyordu, fakat OKUYAMIYORDU yılarca ticaretle uğraşmış birinin okuma yazma bilmemesi nasıl düşünülebilirdi ki ! ..
Evet OKUMA-YAZMA biliyordu, OKUMA-YAZMA bilmediğini iddia edenler Buhari Sulh ve İlim kitaplarında da yer alan şu rivayeti ise görmezden gelmektedirler, gelin tarihin tozlu raflarından bu güne ulaşan şu rivayeti birlikte OKUYALIM: Kitab-ül Megazi; 45. Bab: 45- Andlaşması Hükmü İle Yapılan Umre Babı Bunu Enes, Peygamber’den zikretmiştir. 263- [Rivayet zinciri; el Berâ- Ubeydüllah b. Musa] Hz.muhammed zu-1-ka’de ayı içinde umre yapmak üzere yola çıktı. Fakat Mekke halkı Peygamber’i Mekke’ye girmeye bırakmalarını kabul etmediler. Nihayet Peygamber Mekkeliler ile gelecek senede üç gün Mekke’de kalmak üzere, bir ANDLAŞMA yaptı. Andlaşma hükümlerini yazdıkları zaman, BU ALLAH’IN ELÇİSİ MUHAMMED’İN ÜZERİNDE ANTLAŞMIŞ OLDUĞU ŞEYLERDİR yazmışlardı. Onlar ise yani [Mekkeliler] Biz bunu [senin elçiliğini] ikrar etmiyoruz, Kabul etmiyoruz. Eğer biz senin ALLAH’ın Elçisi olduğunu bilir ve tasdik eder olsaydık, seni hiçbir şeyden men etmezdik. Ama sen Abdullah oğlu Muhammed’sin dediler. Bunun üzerine [Hz.muhammed] Ben ALLAH’ın Elçisiyim ve Abdullah oğlu Muhammed’im dedi. Sonra da Ali’ye: orada yazan ALLAH’IN ELÇİSİNİ SİL dedi. Hz.Ali ise HAYIR BEN SENİ EBEDİYYEN SİLMEM dedi. Bunun üzerine Hz.muhammed kitabı aldı. Hz.muhammed kendisi yazı yazmayı güzel yapamıyordu. Akabinde: BU ABDULLAH OĞLU MUHAMMED’İN ÜZERİNDE ANDLAŞMA YAPTIĞI ŞEYLERİN YAZISIDIR diye YAZDI ..
Mekke’ye silah sokmayacak, yalnız kılıfı içinde kılıç getirecek; Mekkeliler’den bir kişi Muhammed’e tabi olmak isterse, Mekke’den çıkamayacak. Muhammed’in sahabîlerinden birisi Mekke’de kalmak isterse, bunun da Mekke’de ikameti men edilmeyecektir .. [burada konu edilen antlaşma, adı açıkça geçmese de Hudeybiye Antlaşması’dır] Bu rivayetin orijinal metni de aynen şöyledir: ..فأخذ رسول اللّه صلى اللّه عليه و سلّم الكتاب و ليس يحسن يكتب فكتب هذا ما قاضى .. Bu metindeki كتبketebe [YAZDI] fiili birçok çeviride [YAZ-DIRDI] veyahut [YAZDIRDI] şeklinde yer almıştır. Ayrıca bu rivayetlere göre Siyer ve Tarih yazanlar da her nedense bu rivayetin bizim üzerinde durduğumuz bölümünü görmezden gelmişlerdir. Biz, bu kadar önemli bir konuda, kaynak olarak kabul ettikleri rivayetler arasında yer alan yukarıdaki rivayeti dikkate almayanların bir cinayet işlediklerini düşünüyor ve bu cinayetin ne amaç güttüğünü ise kamu vicdanına havale ediyoruz.
Bir an için peygamberimizin elçi seçilmeden önce okuma yazma bilmediği var sayılsa bile, yirmi üç senelik elçilik hayatında da onun okuma yazma öğrenmediğini iddia etmek mümkün değildir. Çünkü, ilimi, bilgilenmeyi emreden ayetler karşısında, bu emirlere ilk muhatap ve ilk teslim olan insan olarak onun bu emirlere kayıtsız kalması ve bu süre içinde okuma yazma öğrenmemesi mantıksızdır. Kaldı ki peygamberimizin, Bedir Savaşı esirlerini, okuma yazma bilmeyen Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakması gibi, Kur’an emirleri doğrultusunda ilmi ve irfanı tavsiye eden bir çok önerisi ve uygulaması vardır ..
Kısaca söylemek gerekirse; herkese ilim, irfan emredilirken, peygamberimize [Sakın sen okuma yazma öğrenme] diye özel bir emir verilmediğine göre, onun okuma yazma bilmediğini söylemek, mantıksızlığın ötesinde peygamberimize yapılan büyük bir haksızlıktır. Evet öyle bir OKUMA başlatmıştır ki bu tam 23 yıl sürmüş ve sonunda okunanlar toplanarak bir araya getirilmiş ve adına okunanların; düşünülenlerin, yüklenilenlerin, taşınanların, çağırılanların, harekete geçip meydan okunanların bir araya getirilip toplanması anlamında ki neticesin de ise KUR’AN oluşmuştu ..
- İşte bu Kur’an o Kur’an’dır ..
- Açıp baktığınızda onları bulursunuz ..
Düşünmeyi, yüklenmeyi, taşımayı, çağırmayı, harekete geçmeyi, meydana okumayı bulursunuz. Bu esnada yaşanan olayları: yürüyüşleri, acıları, çığlıkları, göçü, savaşı, barışı, sevinç gözyaşlarını, toz bulutlarını, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duyarsınız ..
- Duymuyorsanız zaten okumuyorsunuz, hatmediyorsunuz demektir ..
Şu halde Hz. Muhammed [selam O'na] din adamları sınıfını ortadan kaldıran, kurumsal dinleri yıkan, dini tapınak dini olmaktan çıkarıp halkın vicdanı haline getiren devrimci bir peygamberdir. Bütün insanlık, dini dünya ve özellikle de sokaktaki adam ona çok şey borçludur. Bu nedenle halkın bağrından çıkan peygamberin getirdiklerine, en çok halkın bağrında yaşayanların sahip çıkması gerekir ..
- Çünkü o onların sesidir ..
Onu koruyup kollayacak olan da, ne devlet, ne polis, ne jandarma, ne mahkemeler, ne hanedanlar, ne kadılar, ne şeyhler, ne dedeler, ne babalar, ne de kiliselerdir. Bilakis ümmi peygamberin çıktığı yerdir ma’şeri vicdandır ..
- Bu nedenle KUR’AN’ı okumak hayatı okumaktır ..
- KUR’AN’ı okumak kainatın nasıl okunulabileceğini anlamaktır ..
Anlamadan okumanın getirdiği hazin sonuçlar geçmişte olduğu gibi bu gün de devam etmektedir oysa KUR’AN’ı anlamadan okumak ve dinlemek şırıl şırıl akan güzel bir derenin kenarında oturmaya benzer. Suyun sesi çok güzeldir. Dinleyende olumlu etkiler meydana getirir. Fakat temizlenmek için DERENİN İÇERİSİNE GİRİP YIKANMAK gerekmektedir..